Uzun süredir Atasoy Müftüoğlu ile bir söyleşi yapmak istiyorduk. Sonunda bu söyleşi gerçekleşti. Bu söyleşi daha çok Atasoy Müftüoğlu'nu tanıma ve hepimizin hayat serüvenine ışık tutacak kendi tarihsel serüveni üzerine konuşmayı içermektedir. Kendine has bir sesi, içli bir yakarışı ve ahlaki bir duruşu her pahasına sürdüren bir inatçılığı vardır. Ümmet sevdalısı, ufuk feylesofu, düşünsel ve eylemsel psikolojinin üstadı olan Atasoy Müftüoğlu; yazılarıyla genç nesillere şahsiyetlerini üzerine bina edecekleri fikri ve ahlaki zemini işaret etmektedir.
Atasoy Müftüoğlu'na olan vefa borcumuzu eda etmek ve kendisini yakından tanıma arzumuz bu söyleşiyi gerçekleştirdi. Allah kendisine uzun ömürler versin! Yaşadığı sıkıntıları ve çektiği hastalıkları hesaba katarsanız hem insanlarla ilişkileri ve hem de yazın hayatını sürdürmesi gerçekten önemli bir olgudur. Kendisine en muhterem duygularımızla saygılarımızı iletir ve okuyucularımızı bu düşünce adamıyla baş başa bırakıyoruz...
Atasoy Müftüoğlu kimdir? İnsanın kendisini anlatması zor olsa da biz sizden kendinizi anlatmanızı rica ediyoruz!
Gazeteler, dergiler, kitaplar ve sohbetler içerisinde geçen bir çocukluk dönemi yaşadım. Çocukça ilgilerim, uğraşlarım olmadı. İmam-Hatip olan babamla ya camide, ya da Kur'an Kursunda hep birlikte olurduk. Merhum dedem Yusuf Said Efendi ve Yusuf Said Efendi öncesi bir kaç kuşak hep alim/fazıl/zahid zatlar. Bunların pek çoğundan bize intikal eden hemen her konuda yazma/telif ya da şerh eserlere sahibiz. Evimizde sürekli bir İslami sohbet ortamı bulunduğu için, ben farkında olmaksızın daha çocukluk döneminde, yaşıtlarımdan farklı olarak pek çok bilgiye sahip olmuştum. İlk çocukluk dönemimde, evimizdeki sohbetlerden birinde gece geç saatlere kadar Üç Tehafüt üzerine yapılan tartışmaları hatırlıyorum, ilk çocukluk günlerimizin zihnimizden hiç çıkarmadığımız dehşetli anıları da var. Babam ve annem çocuklara Kur'an öğrettikleri için, benim 3-4 yaşlarında olduğum sırada, zincire vurularak jandarma tarafından götürülmüş, ağır sorgulamalara ve tehditlere maruz kalmışlardı. Benim hayatım da, büyük ölçüde hep bir baskı altında geçti, uzun yıllar, "şüpheli" damgası altında izlendim, baskılandım, yalnızlaştırıldım. Resmi baskıların dışında geleneksel İslami çevreler tarafından tecrit edildiğimi, damgalandığımı/etiketlendiğimi de eklemeliyim. Halen hakkımda, havalarda uçuşan, pek çok, beni asla yansıtmayan etiketim var. Tam elli yıldan beri yazıyorum. Hayatım boyunca hep bir bilinç arayışı/yönelişi içerisinde oldum. Hep yeni arayışlar içerisinde oldum. Ailem, bana hayatımın merkezine sorumluluk duygusunu yerleştirmemi ve sınırlarımın farkında olmayı öğretti. Bunları öğrendiğim için onlara şükran borçluyum. Profesyonel değilim, her hangi bir alanda uzman değilim. Her konuda yazan bir kimse değilim. Sorumluluk alanıma giren konularda yazıyorum. Müslüman olmaklığımız sebebiyle, insan olmaklığımız sebebiyle, bizi doğrudan ilgilendiren temel/kalıcı konular etrafında yazıyorum. Kendimi aziz İslam ailesinin sorumlu bir parçası olarak tanımlıyorum. Bütün bir yeryüzünde, her renkten, her mezhepten, her farklı yorum biçiminden her düzeyde dostlarım var, arkadaşlarım var. Bütün bu dostlarla, arkadaşlarla ortak/evrensel bir bilincin imkânları üzerinde konuşmaya devam ediyoruz.
Günümüz dünyasını anlamak/çözümÂleÂmek/sorÂgulamak, günümüz dünyasında etkili olabilecek, yankısı olabilecek bir dil/söylem oluÅŸturmak üzere daha çok bugüne iliÅŸkin bir okuma programımız var. Her ay, sözünü ettiÄŸim çözümlemelere katkısı olabileceÄŸini düşündüğümüz kitaplar belirliyor, bunları okuyor ve tartışıyoruz. Kitaplarla ilgili yoÄŸunluklarımı kaybederim korkusuyla bilgisayar/internet kullanmıyorum, cep telefonu kullanmıyorum. Bundan çok memnunum. Kitabın hayatiyetini sürdürme konusunda hepimizin sorumlu davranmamız gerektiÄŸini düşünüyorum. Okumayı, yazmayı hayati bir sorumluluk olarak sürdürmeliyiz. Benim çabalarım, İslam'ın evrensel uyanışına/yürüyüşüne iddiasız bir katkı olarak kabul edilmelidir. Her yazar/düşünür/ÅŸair daha çok kendi çağının, kendi zamanının sorunlarını, beklentilerini yazar. Bizim de kendi zamanımıza özgü sorumluluklarımızı bütün boyutlarıyla üstlenmemiz gerekir. Çok korkunç bir dünyada yaşıyoruz. O halde bu korkunç dünyada, yeni yaklaşımlar, yeni bilinçler, yeni duyarlıklar, yeni eylemler, yeni duruÅŸlar gerektiÄŸini hatırlamalıyız. GeçmiÅŸi hiç bir yeni yoruma tabi tutmaksızın, sorgulamaksızın tekrar edip duramayız. Günümüz için eksiksiz bir tevhid ve ümmet bilinci oluÅŸturmak her bakımdan hayati önemi olan bir konudur, içerisinde bulunduÄŸumuz çaÄŸa seslenebilecek yeni bir düşünce, tefekkür ve eylem mimarisi oluÅŸturmakla yükümlüyüz. Hepimizi kuÅŸatan ve olumsuz etkileyen duygusal ufuklar üzerinde yeniden düşünmemiz gerekir. Ben, içerisinde yaÅŸadığımız dönemin dili/vicdanı/tavrı olmaya çalışıyorum, içerisinde yaÅŸadığımız dönemin sorunlarıyla/beklentileriyle ilgileniyorum. Hep yeni arayışlar içerisinde bulunmaya ve birlikte bulunduÄŸumuz genç arkadaÅŸlara bunu öğütlemeye çalışıyorum. Gençlerin bizleri/üstadları/aÄŸabeyleri aÅŸmaları gerektiÄŸini kendilerine telkin ediyorum. Hiç kimse, hiç kimseyi taklit etmemelidir. Bir baÅŸkasını taklit eden, intihar etmiÅŸ demektir. Bizler, bizden öncekilerden yararlanabiliriz, ehliyet/liyakat/ilim sahiplerinden her zaman yararlanabiliriz. Ancak dünyayı bu isimlerden ibaret sayamayız. Yeni yapılanmalar, yeni oluÅŸumlar, yeni inÅŸalar için, yeni insanlar gerekiyor. Yeni insanlar, kendilerini kesinlikle bir kiÅŸinin birikimiyle/yaklaşımıyla asla sınırlandırmamalıdır.
Her insanın Müslümanlaşma serüveni vardır. Sizin şuurlu bir seviyede İslam düşüncesi ile ilk buluşmanızı ve Müslümanlaşma serüveninizi anlatır mısınız?
1950'li yılların ortalarında Ankara'da, ortaokul öğrencisi iken, yakın akrabalarımdan bir aÄŸabeyle birlikte Risale-i Nur derslerini izliyorduk. O dönemde Nurculuk illegal bir faaliyetti, bu nedenle de riskli/sorunluydu. Dersler sık sık basılıyor, gözaltılar/takibatlar oluyordu. Ben, Risale-i Nurları okuyup bitirdikten sonra yeni bir sürece geçileceÄŸini düşünüyordum. Derslerini takip ettiÄŸimiz aÄŸabeyler, hiç bir zaman yeni bir süreç olmayacağını, bu kitaplardan baÅŸka kitaplar olmayacağını, Said Nursi'den baÅŸka okunmaya deÄŸer bir üstad bulunmadığını kesin bir dille anlatınca cemaatten ayrıldım. Sözünü ettiÄŸim dönemde Necip Fazıl Kısakürek'in Ankara'da bir duruÅŸması vardı. Babamla birlikte duruÅŸmayı takip ettik. Daha sonraları da Üstad'ın duruÅŸmalarını takip etmeye devam ettim. Babam, beni Osman Yüksel Serdengeçti ile, Salih Özcan'la tanıştırdı. Bir defasında birlikte tarihçi Osman Turan'ı ziyaret ettik. Bir iki kez, Kemal PilavoÄŸlu ve arkadaÅŸlarının (Ticani Tarikat!) duruÅŸmalarını izledim. Ailece hepimiz Büyük DoÄŸu okuyucusuyduk. Haftalık Büyük DoÄŸu'ları heyecanla beklerdik. 17-18 yaÅŸlarımda iken Büyük DoÄŸu'larda ilk yazılarım yayınlandı. 1960 yılında kendi harçlıklarımı biriktirerek bilinçli olarak ve heyecanla Safahat'ı aldım. Bu defa evimizde Safahat okumaları baÅŸladı. Hepimiz Safahat'tan kimi bölümleri ezbere okuyabiliyorduk. Safahat'ın içeriÄŸinden hareketle, Safahat'ı ortaya çıkaran tarihsel/sosyal/kültürel/siyasal dönemi/dünyayı anlamaya/çözümlemeye çalışıyorduk. Merhum M. Akif'in saygı duyduÄŸu, üstad kabul ettiÄŸi isimler hakkında, bu isimlerin eserleri/mücadeleleri hakkında bilgiler edinmeye çalışıyorduk. 1960'lı yılların baÅŸlarında Necip Fazıl Bey'in baÅŸyazılarını yazdığı Yeni İstanbul GazeÂtesi'nin gençlik sayfasında, Åževket Eygi Bey'in Yeni İstiklal Gazetesinde de yazılar yazdım. Takip eden dönemde Åževket Eygi Bey Babıalide Sabah Gazetesi'ni almıştı, orada da kimi zaman yazılar yazdım. 1960'lı yılların sonuna kadar İslami ilgilerim Mehmet Akif'in düşünsel ufku/mücadelesi, Necip Fazıl Bey'in keza düşünsel ufku ve mücadelesi içerisinde kalarak geçti. Bu dönemi izleyen dönemde edebiyat/sanat çalışmalarına ilgi duymaya baÅŸladım. Her türden edebi eserleri okumaya yöneldim. Edebiyat/sanat çevreleriyle ilgi kurdum. 1971 de EskiÅŸehir'de bir edebiyat dergisi olan Deneme'yi yayınladık. Aynı dönemde Sezai Karakoç'la, Nuri Pakdil'le, Rasim Özdenören/Erdem Beyazıt'la tanıştık.
İran'da İslam Devriminin gerçekleşmesiyle birlikte, bütün İslam toplumlarında yeni beklentiler oluşmuştu. Kuşkusuz bu beklentiler çok duygusal beklentilerdi ve ciddi temellerden yoksundu. Bu beklentiler her ülkede devrim beklentileriydi. Hem İslam Devrimi'ni hazırlayan koşullar/bilinci/birikimi anlamak, hem de devrimin İran dışındaki yansımaları gözlemlemek için İran'a ve pek çok ülkeye 1980'li yılların başında seyahatler yaptım. O dönemde çağrılı olduğum pek çok uluslararası konferansa katıldım. Bu konferanslar büyük ölçüde İslam Devrimi'nin yankılarını/etkilerini/ vaadlerini tartışan konferanslardı. Bu konferanslarla Roger Garaudy, İsmail Raci El Faruki gibi, Kelim Sıddıki gibi, Hamid Algar gibi, Muhammed El Asi gibi pek çok düşünür, felsefeci, aktivist ile tanıştım. Pek çok isimle İslam toplumlarının serüvenini konuştuk, tartıştık. Pek çok konferansta ilgi gören bildiriler sundum. Bu ilişkiler yoluyla yerel sınırlılıkları, yerel kapalılıkları büyük ölçüde aştığımı düşünüyorum. Bu dönem benim için yeni bir başlangıç oldu. Yerelliği de içeren bir evrensellik üzerinde çalışmamız gerektiğine karar verdim. Evrenselci bakışlara, ilgilere, düşüncelere kayıtsız kalan yerelliklerin, boğucu bir yerellik olduğunu gördüm, yaşadım. Sözünü ettiğim dönemden bu yana, düşünsel-kültürel-entelektüel anlamda, evrensel çapta bir mücadeleye hazır hale gelebilmek için neler yapmamız gerektiği üzerinde çalışıyorum. Yerel sınırlara, geleneklere, birikime kapanarak kültür emperyalizmine yanıt veremeyeceğimizi düşünüyorum. Dünya çapında, insanlık çapında düşünmek, görmek, ilgilenmek, kendi toplumumuza, insanımıza, gerçeklerimize yabancı kalmak anlamına gelmez. Dünya/insanlık çapında düşünerek, kendi toplumumuza, insanımıza, karşı karşıya bulundukları her tür kısıtlamaları, baskıları aşmaları konusunda yardımcı olabiliriz. Taşralı bağnazlıkların her türlü yenilenmeye, yeni düşüncelere, tarzlara, farklılıklara kapalı olduğunu hatırlamamız gerekir. Dünya ölçeğinde bakmak, düşünmek, ilgilenmek insanı her türlü hizipçi ve etnik körlükten, taşralı bağnazlıklardan korur. Yenilenme yeteneği olmayanlar, sorgulama yeteneği olmayanlar; farklı dünyalara, renklere, oluşumlara, çözümlemelere, etkinliklere, anlamlara, yorumlara kapalı kalırlar.
İlk arkadaşların kişinin hayatındaki yeri önemlidir. Sizin de önemsediğiniz ve ilk İslam düşüncesini paylaştığınız arkadaşlarınız kimlerdir? Buluşmanızın bir anısı var mı? Bu arkadaşlık ne kadar sürdü? Bir ayrılık varsa bu gün baktığınız zaman nedenlerini doğru buluyor musunuz?
İsimlerini vermek istemiyorum. 1950'li yılların ortalarında Risale-i Nur derslerinde buluştuğumuz arkadaşlar, 55 yıldır aynı metinleri okumaya devam ediyor, tekrarlamaya devam ediyor. Hiç bir eleştirel tavra/tarza ihtiyaç duymaksızın bu metinleri mutlaklaştırıyor. Tam 55 yıldır bu akım etrafında oluşan efsanevi iklimi soluyor, bu akıma katkısı olan eski/yeni isimlerin menkıbelerini dinliyor ya da anlatıyor. Kimi tarikatlara katılan arkadaşlarımız da, kendi şeyhlerinin tarzı ve gündemiyle büyülenmiş olarak, dünyada olup bitenlere karşı kayıtsız, tepkisiz, duyarsız, tek boyutlu/tek çizgili bir dini hayat yaşıyor. Benim için 1970'li yıllar çok hareketli/çok heyecanlı yıllar oldu. Bir dönem Diriliş Dergisi için. Bir dönem Nuri Pakdil Bey'in yayınladığı Edebiyat dergisi için, bir dönem Rasim Özdenören ve arkadaşlarının yayınladığı Mavera Dergisi için ciddi çalışmalar yaptım. Bu dergiler ve kadrolar yeni bir dilin, yeni bir duyarlılığın, yeni bir yaklaşımın, yeni bir içeriğin ifadesiydiler. Yeni bir ufuktular. Bu dergilerin etkili olabilmesi için bütün Türkiye'yi dolaştım. Hem Türkiye'de, o dönemde bizim kuşağımızın nelerle ilgilendiklerini gördüm, hem de bu dergiler çevresinde oluşan yeni duyarlık biçimlerine genç arkadaşları davet ettim. Sözünü ettiğim isimler/dergilerin ortaya çıktıkları dönemde çok olumlu yankıları oldu. Ancak, bu yankılar yerel sınırları aşamadı. Evrensel ilgiler, ufuklar, beklentiler çağında yaşadığımız halde, yerel ilgilerle, ufuklarla sınırlı kaldık. Ortak insanlık için anlamlı olabilecek yaklaşımlar gerçekleştiremedik. Modern kültür hayatını etkileyemedik, modern kültür çevrelerinin ilgisini çekmeyi başaramadık. Dünya kültür hayatı üzerinde yankısı olabilecek çalışmalar gerçekleştiremedik.
Üstad'larımız, AÄŸabeylerimiz kiÅŸisel eÄŸilimlerini/çözümlemelerini/yaklaşımlarını hiç bir zaman gözden geçirme ihtiyacı duymadılar. Ben bütün bir İslam dünyasında çaÄŸdaşımız olan bütün isimleri, bu isimlerin bütün çalışmalarını tanımamız/tanıtmamız gerektiÄŸini düşünüyordum, insanlığın bilincine neler kazandırabileceÄŸimizi yoÄŸun bir biçimde tartışmamız gerektiÄŸini düşünüyordum. KiÅŸisel eÄŸilimlerimi/tercihlerimi hiç kimseye dayatmadım. Gençleri yüreklendirdim, çabalarını/ürünlerini takip ettim. Yeni isimlerin, yorumların, tarzların ortaya çıkması için çok çaba harcadım. Hiç bir ismin, hiç bir eserin mutlaklaÅŸtırılmaması, ebedileÅŸtirilmemesi gerektiÄŸini savundum. Her eser sahibinin kendi çağının/zaÂmanının beklentilerini/sorunlarını yazdığım dolayısıyla her eserin bütün zamanlara hitap etmeyebileceÄŸini ifade ettim.
İlk kopukluğun düşünsel bir boyutu mu var, yoksa duygusal kırılmalar mı ağırlık kazandı?
İlk kopuklukların kuÅŸkusuz düşünsel boyutları vardı. Hepimiz, ne kadar iyi eÄŸitim almış olursak olalım, yerleÅŸik fikirleri sık sık gözden geçirmek zorundayız. Anlama ve yorumlama ufuklarımızı geniÅŸletmek zorundayız, İslami algının, eylemin, etkinliÄŸin, ufkun yerelleÅŸmesini kabul etmek mümkün deÄŸil. Muhafazakâr toplumlar; hiç bir farklı, yeni, aykırı sese, tavra, tarza müsamaha göstermezler. Her tür muhafazakârlık, çoÄŸunlukla uzlaÅŸmamızı ister, çoÄŸunluÄŸun hakikatin ölçütü olmayabileceÄŸini düşünmez. Böylesi durumlarda aykırılık bir sorumluluk haline gelebilir. Aykırılık, kesinlikle başına buyrukluk, keyfilik ve sorumsuzluk olarak anlaşılmamalıdır. Sorgulama yetenekleri uyuÅŸturulan günümüz insanı bir yanda modern kavramlarla baskılanırken, bir diÄŸer yanda geleneksel bağımlılık biçimleriyle baskılanıyor. Hangi koÅŸullarla kuÅŸatılmış olursak olalım, çoÄŸunluk, kalabalık ne der endiÅŸesiyle, korkusuyla statükocu/konformist tercihler yapmamalıyız. KalabaÂlıklar tarafından onaylanmama korkusu marazi bir korkudur. Hiç kimse çevresiyle ters düşmemek için aynı düşünceleri seçmek zorunda kalmamalıdır. Bilinçli olarak bağımsız düşünme yolunu seçenler, yalnız kalmayı göze alabilmelidir. ÇoÄŸunlukla uyum içerisinde olmak, zihinsel bağımlılık içerisinde bulunmayı kabul etmek anlamı taşır. Düşünme zahmetine katlanamayanlar, düşünmeye cesaret edemeyenler, paketlenmiÅŸ hazır düşüncelerle hayatlarını sürdürürler. Resmi düşünce yapıları, ideolojik düşünce yapıları, hizipsel düşünce yapıları, insanların kendi düşüncelerini oluÅŸturmalarına fırsat vermez. Söylemek/yazmak zorundayım; Kendilerinden koptuÄŸum arkadaÅŸlar, ÅŸimdilerde ÅŸeyhlerinin/üstadlarının/efendilerinin ufku/düşüncesi/eylemi ile sınırlı dünyalarda yaşıyorlar. Yazar/düşünür/ÅŸair vb. gibi arkadaÅŸlarım zaman zaman ÅŸeyhlerinin çoraplarını kokluyor, ÅŸeyhlerinin su içtiÄŸi bardaklara dudaklarını temas ettirerek kutsanıyor, ÅŸeyhlerinin/üstadlarının bir ömür boyu hiç (affedersiniz) abdest bozmadıklarına inanıyor, kimileri ÅŸeyhlerinin nargilesinin marpucunu ibadet kastıyla öpüyor, kimileri mübarek bir iftar saatinde tasavvufi eserler dinlerken ÅŸeyhlerinin talimatı doÄŸrultusunda hareket ederek Onuncu Yıl Marşı söylüyor, kimileri dünyayı kurtaracaklarına inandıkları hocaefendilerinin iç çamaşırını açık arttırmayla satın alıyor, İslam'la, insanlıkla, ahlakla, tasavvufla asla ilgisi bulunmayan bu tür örnekleri çoÄŸaltabilirim, yüzlerce somut örnek verebilirim.
Yetmişlerle seksenlerin fikri atmosferini nasıl değerlendiriyorsunuz? Aradaki farklar nelerdir? Kişilik oluşturuculuğu bağlamında 70'ler, 80'ler, 90'lar ve bugün sahip olunan bilgi, kültür ve eğitim faaliyetlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İslami bütünlük bozulunca, tek boyutlu bir algılama biçimine indirgenince, ihmal edilen bütün boyutlar, büyük boÅŸlukların, çarpıklıkların doÄŸmasına neden oluyor. Tek boyutlu bir din algısı hiç bir anlam ifade etmiyor. Tek boyutlu bir dini uygulama ne kadar ilgi görürse görsün, ne kadar kitlesel ilgiye mazhar olursa olsun sorunlu bir uygulamaya dönüşüyor. Tevhidi bütünlükten bağımsız, yalnızca iman'a iliÅŸkin hikmetler, yalnızca entelektüel ilgi, yalnızca deruni/içsel/tasavvufi ilgi, yalnızca kültürel ilgi, yalnızca siyasal ilgi, yalnızca estetik ilgi, yalnızca mezhepsel/hizipsel ilgi, yalnızca fıkhi ilgi tek başına çok ÅŸey ifade etmiyor. Olaylara, tarihsel dönemlere, koÅŸullara her zaman ve her durumda tevhidi bir bütünlük yaklaşımı içerisinde bakmak gerekiyor. 1970'li yıllarda Türkiye çeviriler yoluyla, Türkiye dışında biçimlenen İslami oluÅŸumları/hareketleri/mücadeleleri/ yapıları/alimleri/aktivistleri tanıdı. Yapılan bu çeviriler bir bütünlük içerisinde deÄŸerlendiremediÄŸi için, daha doÄŸrusu bu çevirileri doÄŸru deÄŸerlendirebilecek kadro çalışmaları yapılmadığı için, herkes kendi tarzına uygun tercihler yaparak, konuyu bir Ümmet yaklaşımı içerisinde yorumladı. 1979 da İran'da devrim oldu. İslam'ın yeniden dirilen iktidarı bütün dünyayı ÅŸok etti. Modern kültür ve modern algı biçimi, din ile devrimin bir araya gelmesinin mümkün olmadığını düşünüyordu. Bizler de Müslümanlar olarak, bu konuda aynen modernler gibi düşünüyorduk, önce devrim bizleri de çok ÅŸaşırttı, İran'da İslam Cumhuriyetinin kuruluÅŸu, geleneksel Åžii doktrinin temel yasalarına raÄŸmen gerçekleÅŸmiÅŸtir, bu geliÅŸme, imam'da masumiyet, nass ve Ehl-i Beyt soyundan gelme gibi koÅŸulları gözardı etmiÅŸtir, İmam Humeyni, her biri kendi alanlarında büyük otorite olan büyük Åžii Fakihlerin görüşlerini dikkate almaksızın İslam Devrimi'ni gerçekleÅŸtirdi. İntizar nazariyesi, Allah tarafından tayin edilmiÅŸ imam inancı bu imamın önderliÄŸi olmaksızın, her tür siyasal etkinliÄŸi yasaklıyor ve uzleti öngörüyordu. Åžu hususu belirtmek için bunları kaydettim. İslam Devrimi siyasal bir devrim olduÄŸu kadar, içsel bir devrimdi. İslam Devrimi'nin dünyadaki entelektüel yankılarıyla ilgilenmedik. O günlerde, her tür ideolojik ve ırkçı baÄŸnazlıkları aÅŸmış pek çok Batılı düşünür İslam Devrimi üzerine çok önemli ÅŸeyler yazdı. Biz bunları izlemedik. O günlerde Ruslar Afganistan'ı iÅŸgal etmiÅŸti. SoÄŸuk SavaÅŸ devam ediyordu. Amerika, bizim İran'la deÄŸil, Afganistan'la ilgilenmemizi istiyordu. Çünkü İran Åžii, Afganistan Sünni idi. Amerika bizim Afganistan'da Sünni direniÅŸ hareketlerini desteklememizi istiyordu. Kendisi de bu hareketleri destekliyordu. Rus iÅŸgali altındaki Afganistan'a hepimiz gidip geliyorduk. Çok canlı bir iliÅŸki biçimi vardı. Çok yönlü çalışmalar yapıyorduk. Yazılar, kitaplar yazıyor, özel sayılar vb. yayınlıyor, büyük kentlerde büyük etkinlikler düzenliyor, Afganistan için yardım kampanyaları yapıyorduk. Åžimdi Afganistan Amerika'nın, NATO'nun iÅŸgali altında. Ancak, bizler AfganisÂtan'da bir iÅŸgal yokmuÅŸ gibi davranıyoruz. Taliban'ın direniÅŸi, direniÅŸ mücadelesi bizi hiç ilgilendirmiyor. Çünkü Amerika Taliban'ı desteklememizi istemiyor. Taliban'ın "terörist" olduÄŸunu söylüyor. Algılarımızı biz yönetmediÄŸimiz için, algılarımızı baÅŸkaları yönettiÄŸi için hangi konuda ne tür tavırlar alacağımızı kestiremiyoruz. SoÄŸuk SavaÅŸ tarihi boyunca Müslümanlar, İslami hareketler, cemaatler ve entelektüel hayat büyük ölçüde Amerika tarafından manipüle edildi, yönlendirildi. SoÄŸuk SavaÅŸ, komünizmi durdurmak üzere, Amerika'nın öncülüğünde, komünist olmayan dünyanın bir sistem altında bütünleÅŸtirilmesi ve araçsallaÅŸtırılması demekti. SoÄŸuk SavaÅŸ "iyi'nin, "kötü'ye" karşı mücadelesi baÅŸlığı altında yürütülmüştü. SoÄŸuk SavaÅŸ'ta kötü komünizmdi. SoÄŸuk SavaÅŸ sonrası dönemde kötü, İslam oldu. Türkiye'de 1990'lı yıllara kadar pek çok cemaat SoÄŸuk SavaÅŸ mantığı içerisinde hareket etti. Nurculuk, komünizmi "deccal" ilan etti. Deccal öldü ancak "deccal" bahisleri halen okunmaya devam ediyor. Eski ve yeni Nurculukların Amerikan emperyalizmine yönelik bir eleÅŸtirileri yok. Türkiye'de bütün cemaat hareketlerinin bir biçimde, hem de çok kötü bir biçimde araçsallaÅŸtırıldıklarına, nesneleÅŸtirildiklerine iliÅŸkin çok onur kırıcı olaylar yaÅŸanmıştır. Konu Nurculuktan açılmışken, kaydetmeden geçemeyeceÄŸim. Dünya siyaset tarihinin en müptezel politikacısı, hiç bir mukaddesi olmayan politikacısı, 28 Åžubat postmodern darbesinin mimarı olan politikacı, Nurculuk ve Neonurculuk tarafından çok abartılı bir ÅŸekilde desteklenmiÅŸ ve taltif edilmiÅŸtir. Neonurcu lider, sözünü ettiÄŸimiz bu ÅŸahsı bir vesile ile ödüllendirmiÅŸ, yapılan ödül töreninde büyük bir siyaset bilgesi olarak takdim edilen politikacı karşısında kendisinin aciz bir köle olduÄŸunu belirtmiÅŸtir. Türkiye'de İslami oluÅŸumlar, yöneliÅŸler entelektüel liderlikten, kadrolardan yoksundur. GeçmiÅŸte birlikte aynı heyecanları ve özlemleri taşıdığımız arkadaÅŸlarımızın birçoÄŸu ÅŸimdi ya politikacıdır, ya iÅŸ adamıdır, ya üst düzey bürokrattır. Politikacılar, iÅŸ adamları ve bürokratlar yeni ilgi alanlarına özgü, yeni iliÅŸki biçimleri oluÅŸturan "kabile"lere dönüştüler.
Seksenlerde İslam düşüncesi bağlamında bir kopuş yaşandığını düşünüyor musunuz? Bu düşünsel kopuş ilişkileri nasıl etkiledi? Kendi özelinizden kalkarak o günleri ve siyasal hayattan kopuşun izlerini nasıl anlatırsınız?
Hayatın her alanında, bütün dünyada, büyük sarsıntıların, bunalımların, altüst oluÅŸların, çatışmaların, iÅŸgal ve istilaların, katliam ve soykırımların, muhaceretlerin yaÅŸandığı bir dönemde -ki bu dönem halen devam ediyor etrafımızda hiç bir ÅŸey olmuyormuÅŸ gibi, etrafımızdaki düşünsel-kültürel-fiziksel kuÅŸatmayı fark etmeksizin, MüslüÂmanları yalnızlaÅŸtıran, ötekileÅŸtiren, tecrit eden, emperyalizmin ve emperyalist yaklaşım biçimlerinin nesnesi haline getiren süreçlerin/geliÅŸmelerin yapılanmaların bilincine varmadan pek çok arkadaşımız ya tasavvufi hareketlere ya da politik partilere katıldılar. Bu arkadaÅŸlarımız ilgilerini katıldıkları hareketlerle sınırlandırdılar. Oralarda kendilerini tekrar ediyorlar. Yenilenme ihtiyacı duymayan bir düşünce, tefekkür ve irfan hayatı/algısı ürküntü vericidir. Her tür tarihsel olaydan, geliÅŸmeden, gerilimden bağımsız bir dünyada, mistik ilgi ve tesellilerle insanları oyalayamayız. Karşı karşıya bulunduÄŸumuz bunca kuÅŸatma, bunca badire, bunca kötülük, bunca kirlilik ve yozlaÅŸma sonrasında, bilinçli bir yenilenme, tevhidi anlamda bir yenilenme, bütünleÅŸme kendiliÄŸinden gerçekleÅŸmeliydi, ancak gerçekleÅŸmemiÅŸtir. Dilimiz, tarzımız, tavrımız, duruÅŸumuz eskimiÅŸtir. KonÂjonkÂtürel tercihler, yapılanmalar meÅŸrulaÅŸmaktadır. Her durumda "hoÅŸgörü"yü esas alan bir din algısı sebebiyle, çevremiz her geçen gün daha çok renksizleÅŸmekte, davasızlaÅŸmakta, ilkesizleÅŸmektedir. Bugünün tarihinin boÄŸucu baskısını duymamak kaygı verici bir duruma düştüğümüzü gösterir. Bu boÄŸucu baskıları duymayanlar 1980'li yıllardan beri çok romantik süreçler yaşıyor ve yazıyor. Büyük bir çözülme süreci, büyük bir baÅŸlangıca yol açmalıdır. Büyük baÅŸlangıçlar büyük kadrolarla ÅŸekillenir. Düşünce dünyalarını bir takım karizmatik isimlerin dünyalarından ibaret sayanlar büyük kadrolar oluÅŸturamazlar. İçerisinde yaÅŸadığımız çaÄŸda taşımamız gereken sorumlulukları hep birlikte konuÅŸmalıyız, insanlık için çok açık seçik bir bildirimiz olmalı. Bencil düşünen benlerle, ideolojik/politik/ırkçı fırtınalar karşısında direnemeyiz, tutunamayız. Bencil tutkularımızdan, ilgilerimizden, tavrımızdan vazgeçmediÄŸimiz takdirde hiç bir ahlaki mücadeleyi, entelektüel/düşünsel mücadeleyi kazanamayız, hiç bir bilgeliÄŸe ulaÅŸamayız. Küçük iktidar tutkuları hepimizi daha çok küçültür. Her tür deÄŸerden bağımsız kinik bencillikleri aÅŸmalıyız. İçerisinde yaÅŸadığımız çağı anlamak, bu çağın dinamiklerini dikkate alarak bir dil/söylem oluÅŸturmak bu çağın yapılarına teslim olmak anlamına gelmez.
Seksenlerle birlikte başlayan bağımsız yapıların oluşumu ve cemaat olgusu hakkında neler söylemek istersiniz? Bu gün bakıldığında hangi sorunları işaret etmek istersiniz? Bu yapıların gücü ve zaafları üzerine neler söylemek istersiniz?
Bizdeki cemaat oluÅŸumları, ilkesel temelleri olan oluÅŸumlar olmaktan çok lider merkezli oluÅŸumlardır. İstisnasız bütün cemaat liderleri tepeden inerek kendi kendilerini cemaat liderliÄŸine getirmiÅŸlerdir, yani liderliklerini dayatmışlardır. Bu dayatmaları meÅŸrulaÅŸtırmak üzere herkes kendi kendisini yücelten bir dil oluÅŸturmuÅŸtur. Bütün cemaat liderleri kendilerini izleyen kitleleri bir ÅŸekilde sessizleÅŸtirmiÅŸ, köleleÅŸtirmiÅŸtir. Hiç bir cemaat, tahakküm ideolojilerine karşı hiç bir eleÅŸtiri, sorgulama ya da direniÅŸ bilinci oluÅŸturamamıştır. Daha doÄŸrusu cemaatlerin bu yolda bir çabası olmamıştır. Hiç bir cemaat, mensuplarının özne'leÅŸmesine fırsat ve imkân tanımamıştır. EÄŸer durum böyle olmasaydı, cemaatler öznelerden oluÅŸsaydı, tek kiÅŸinin yorumuyla sınırlı bulunmayan, çok ufuklu, çok güçlü, çok üretken cemaatlere sahip olabilecektik. Bir Müslüman için, bir insan için, bütün bir hayatını tek kiÅŸinin ufku/yoruÂmu/davÂranış ve tercihleriyle sınırlandırması kadar büyük bir felaket olamaz. Bu tek kiÅŸiler âlim ya da arif olsalar da durum deÄŸiÅŸmez. Çünkü ne kadar iyi yetiÅŸmiÅŸ olurlarsa olsunlar dünya/hayat/varoluÅŸ tek kiÅŸinin algılarına sığmayacak kadar geniÅŸ ve zengindir. Günümüzde kiÅŸisel yorumlara dayalı İslami algı biçimleri, İslam'ın kendisinden çok ayrı bir mahiyet taşıyor. Anlayış, kavrayış ve eylem ufkumuzu geniÅŸletmek için bütün cemaatler arasında, her durumda içtenlikli bir düşünce alışveriÅŸi ÅŸarttır. Bütün cemaatlerin, tek kapsayıcı tanım olan, tek bir siyasal topluluk bilinci olan Ümmet bilinci etrafında yapılanmaları gerekir. Bugün, bilinen pek çok cemaat, söylemi gizemleÅŸtirilmiÅŸ söylemlere dönüştürülmüştür. Cemaatler hiç bir siyasal güce/etkiye/bilince sahip deÄŸildir. İslami her proje, cemaat projesi de, öncelikle ahlaki temelleri esas alır. Günümüzde bütün cemaatler korkunç bir benmerkezci kibir içerisindedir. Bu benmerkezcilik olumsuz, ürküntü verici ve kirli bir benmerkezciliktir. Özellikle Türkiye'de sayısal açıdan güçlü olduklarını bildiÄŸimiz, ekonomik açıdan güçlü olduÄŸunu bildiÄŸimiz cemaatler, hikemi spekülasyonlardan, irfanî spekülasyonlardan oluÅŸan bir din anlayışı içerisinde varlıklarını sürdürüyor. Bu cemaatler arasında hormonlu bir kibir içerisinde olan, dünyada hiç bir İslami mücadeleye/direniÅŸ mücadelesine/ bağımsızlık mücadelesine saygı duymayan, hatta bu mücadelelerden kendi yöntemlerine zarar vereceÄŸi mülahazasıyla rahatsız olan, kendi gündemleriyle aşırı bir biçimde büyülenen, kendi eylem ya da çalışmalarıyla aşırı derecede sarhoÅŸ olan cemaatler vardır.
Sözünü ettiÄŸim bu cemaatler İslami dili, tevhidi dil'i, Ümmet dilini, büyülü/efsanevi/ hamasi/törensel/romantik/masalsı/egzotik bir dile dönüştürmüşlerdir. Bu tür cemaatlerde, her cemaat mensubunun kimi gayretlerini efsanevi bir biçimde abartarak kitleler üzerinde duygusal baskılar uyandırabilecek, menkıbe üretim merkezleri faaliyet halindedir. Benmerkezci cemaatçilikler, hizipçilikler, mezhepçilikler, biz Müslümanları evrensel ölçekte özgürce düşünmekten ve üretmekten alıkoyuyor. Ümmet bilincinin/yaklaşımıÂnın/iliÅŸkiÂsiÂnin tüm hizipçi/mezhepçi/etnik aidiyetlerin üzerinde tutulması gerekirken bu esasa kesinlikle riayet edilmiyor. Cemaatler, büyük davaları olmayan cemaat liderlerinin biricik düşünceleriyle kısıtlanıyor. Müslümanlar olarak ideolojik tahakküme karşı toplumsal bir hareket gerçekleÅŸtiremedik. İslami cemaatler, Müslüman kitlelere hitap eden partiler, ideolojik tahakküme boyun eÄŸerek faaliyetlerini sürdürme yolunu seçtiler. Bu cemaatlerin/partilerin "din" anlayışı kurulu düzenlerin çıkarlarına hizmet edecek ÅŸekilde biçimlendirildi. Aziz İslam'ın ÅŸu ya da bu cemaatle, hiziple, mezheple, ya da bunların liderleriyle özdeÅŸleÅŸtirilmesi çok büyük bir sapmanın adıdır. Günümüzde bu sapmalar bir çığ gibi büyümektedir. Pek çok ÅŸarlatan, halkın/toplumun bilinçsizliÄŸi yüzünden din alıp satarak, saltanatını sürdürebilmektedir. KorÂkunç bir acımasızlık çağında, İslam toplumlarının/halklarının insanlıklarını yok etmeye çalışan bir çaÄŸda, insanları insanlıktan çıkaran GuantanaÂmolar, Gazzeler çağında bu cemaatlerden bilinçli bir infial yükselmiyor. İdeolojik dünyanın tiranları, halkların/toplumların gerçeÄŸe uyanmasından çok rahatsız olurlar, bu çevreler gerektiÄŸinde karşı oldukları din'i de halkları uyutmak üzere kullanırlar, kullanıyorlar. Kendilerini hizip/cemaat/mezÂhep kesinlikleri içerisine hapseden çevrelerle hiç bir dayanışma gerçekleÅŸtirilemez. Sözünü ettiÄŸimiz cemaatlerin/cemaat liderlerinin tarihte isimleri nereye kaydedilecek bunu çok merak ediyorum: Bu liderler direnerek mi, boyun eÄŸerek, teslim olarak mı, yaÅŸadılar? Cemaat liderlerini zamane ikonları haline getiren geliÅŸmelerden hiç birimiz gereÄŸi kadar rahatsız olmuyoruz. Bu ikonları sorgulamıyoruz. KiÅŸisel uygulamalara, kiÅŸisel tercihlere dönüştürülmüş bir din anlayışı bizleri rahatsız etmiyor. Konformizmle, statükoyla kısıtlanan bir din anlayışı bizleri ne yazık ki rahatsız etmiyor. Bu, yukarıdan beri sözünü ettiÄŸimiz cemaatler İslam'ı ve Ümmet'i temsil ve savunma konusunda hiç bir somut sorumluluk almıyor. Bunlar yalnızca kendi tarzlarını, kendi yöntemlerini savunuyor, kendi liderlerinin imajını parlatma mücadelesi veriyor.
Atasoy Müftüoğlu bu tarihsel süreçte kendisini nerede konumlandırıyor ve bu güne kadar gelişen İslamcı düşüncenin ve Müslüman'ca bakışın neresinde duruyor?
İçerisinde yaÅŸadığımız günlerde hayÂdut/ gangster/siÂyonist/ırkçı İsrail devletinin GazÂze'de gerçekleÅŸtirdiÄŸi soykırım ve katliamların bütün dünya Müslümanlığına gösterdiÄŸi çarpıcı gerçek ÅŸudur: Bizler her ne kadar "hoÅŸgörü" ve "diyalog"dan söz edersek edelim: sömürgeci/ kolonyal/ oryantalist dil, mantık, söylem ve tahakküm bütün boyutlarıyla, bütün unsurlarıyla ve eksiksiz sürüyor. Hegemonyacı gücün dili, mantığı, tavrı hiç deÄŸiÅŸmiyor. İçerisinde yaÅŸadığımız gerçekler Batı uygarlığının ürettiÄŸi soyut kavramların bütünüyle boÅŸ kavramlar olduÄŸunu gösteriyor, Modern Batı dünyası; hiç bir ÅŸekilde kendisine yönelen ahlaki/ vicdani/siyasal eleÅŸtirilere asla yanıt veremeyecektir. Gazze'de yaÅŸanmakta bulunan soykırım/katÂliam ve iÅŸgal her ÅŸeyi ama her ÅŸeyi yeni baÅŸtan düşünmemizi, konuÅŸmamızı, tartışmamızı, yeni baÅŸtan yapılandırmamızı zorunlu kılıyor. Hiç bir ahlaki duyarlığa sahip olmayan bir dünyada hiç kuÅŸku yok ki; yerimiz direniÅŸ mücadelelerinin, hareketlerinin, düşüncelerinin, etkinliklerinin ve direniÅŸ liderlerinin yanıdır. Statükocu/konformist bütün yaklaşımlar, çözümlemeler büyük bir bozgun/felç/çöküş durumu yaşıyor. Burada, yalnızca siyasal çerçevelere, mücadeleye indirgenmiÅŸ tek boyutlu bir İslamcılıktan söz etmediÄŸimi kaydetmeye hacet yok. Her ÅŸeyden önce, İslam dünyası toplumlarında yaÅŸanmakta bulunan tarihsel süreçleri bir bütünlük içerisinde tanımlamamız gerekir. Tevhid algısının aşındığı, Ümmet algısının aşındığı acı bir gerçektir. KalıplaÅŸmış, kalıplaÅŸtırılmış geleneksel bilgilerle hiç bir yeni yapılanma gerçekleÅŸtirilemez. Geleneksel metinlerin ezberlenerek tekrarlanması yoluyla eÄŸitim yapılamaz. ToplumÂlarımızın siyasal Siyonizm tarafından rehin alındığını itiraf etmek zorundayız. Siyasal Siyonizm karşısında toplumlarımız/ülkelerimiz siyasal ölülerden ibarettir. Günümüzde, yalnızca ve yalnızca direniÅŸ mücadeleleri/hareketleri kendi tarihlerini yazıyor, biz kendi tarihimizi yazamıyoruz, kendi öykümüzü anlatamıyoruz, sesimizi insanlığa duyuramıyoruz. İnsanlık tarihinin en büyük yanlışlıkları olan sessizlikler yaşıyoruz. Ümmet gerçek oluncaya kadar. Ümmet iradesi gerçek oluncaya kadar bu zillet sürecek. Ümmet'in gerçek olabilmesi için herkesin her tür bencilliÄŸi, cemaat bencillikleri, hizip bencillikleri, kabile/aÅŸiret bencillikleri, mezhep bencillikleri, lider bencillikleri ve partizanlıklarını aÅŸması, bu bencillikleri reddetmesi, ayaklarının altında çiÄŸnemesi gerekiyor. Bütün bu nedenlerle, her ÅŸartta tercihimiz/sorumluluÄŸumuz tevhidi bütünlük içerisinde, Ümmet yaklaşımı ve bilinci içerisinde direniÅŸ mücadeleleriyle, direniÅŸ kültürüyle bütünleÅŸmek olmalıdır.
Müslümanların birbirleri ile ilişkileri ve örnek kişiliklerle iletişimlerini nasıl yorumluyorsunuz? Bu konuda düşülen zaaflar nelerdir? Örnek kişilikler diye nitelendirdiğimiz İslami şahsiyetlerin kendilerinden neşet eden bir sorunsal alan var mıdır? Yoksa meydana gelen bu olguyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Elli yıldan beri İslami camianın içerisindeyim. Bu kesimin önde gelen bütün temsilcilerini bir ÅŸekilde tanıyorum. Bu zevat arasında, kendilerini izleyenlere, kendilerini ziyarete gelenlere; kendilerinden baÅŸkalarını da takip etmelerini, kendilerinden baÅŸkalarını da okumalarını, kendi etkinlikleri dışında da paylaşılmaya deÄŸer etkinlikler gerçekleÅŸtiren topluluklar/cemaatler olduÄŸunu, dünyanın kendileriyle kaim olmadığını, nerede anlamlı bir çaba varsa bu çabalara dikkat edilmesi gerektiÄŸini söyleyen bir kimseye maalesef ve maalesef rastlamadım. Yine bu zevat arasında okuyan, araÅŸtıran, dünyada neler olup bittiÄŸini merak eden, bu konularda derinlemesine çalışmalar yapan, kendi çizgileri dışında her hangi bir düşünürü/yazaÂrı/entelektüeli okuma ihtiyacı duyan bir kimseye de tesadüf etmedim. Bu tür onulmaz bencillikler yüzünden Ümmet oluÅŸturma yeteneÄŸimizi yitirdik. Etnik rekabetleri, mezhep ve hizip rekabetlerini aÅŸarak ortak bir dayanışma zemini/ufÂku/imkânı oluÅŸturamadık. Ütopik yaklaşımları sorgulayarak, gerçeklikle yüzleÅŸemedik. Ahlaksız ve kirli uzlaÅŸmalara, çıkara dayalı uzlaÅŸmalara tenezzül ettik. Bütün büyük cemaatler bütün güç ve iktidar merkezleriyle gönüllü olarak uzlaÅŸtılar. Gündelik hayatın, statükonun, devletin bunaltıcı gerçekleriyle uzlaÅŸtılar. Cemaat liderleri sorgulanması/tartışılması mümkün olmayan ayrıcalıklı statüler oluÅŸturdular. Bu ayrıcalıklı statüler içerisinde bulunan cemaat liderleri eleÅŸtirel akla, eleÅŸtirel ahlaka kapalı cemaatler oluÅŸturdular. Kimi cemaatler köhne bir anakronizm içerisindeler. Bugün ne yapılması gerektiÄŸi konusunda hiç bir düşünceleri yok. Her geliÅŸmeden olumsuz yönde etkilenen cemaatlerin, olayları/gündemi etkilemek gibi bir kaygıları bulunmuyor. Ortak insanlık için anlamlı olabilecek, ortak bilince hitap edebilecek entelektüel bir birikimimiz de yok. YaÅŸlı ve yorgun bir kültürün temsilcileriyiz. Hepimizin bir tarih felsefesi yaklaşımına ihtiyacı var. Temel anlam ve ilkelere dayalı bakış açılarının yerini, kiÅŸisel deÄŸerlendirmeler alıyor. Kültürel baharlar/yazlar geçti, kültürel bir kış içerisinde yaşıyoruz ve bunun farkında deÄŸiliz. Bilinç kayıplarını, algı aşınmalarını, ahlaki bulanıklıkları, ruhsal derinliksizlikleri de fark etmiyoruz, Müslümanların birbirlerine örnek olabilmeleri için her ÅŸeyden önce egodan ve ben'likten bağımsızlaÅŸmaları gerekir. Ego ve benlik tutkuları yüzünden birbirimize yabancılaşıyor ve bu konuda ciddi patolojiler yaşıyoruz. Sözünü ettiÄŸim benlik tutkuları yüzünden çok trajik baÅŸarısızlıklar yaşıyoruz. Ortak bir hassasiyet, ortak bir bilinç, ortak bir dayanışma ve irade oluÅŸturmadığımız takdirde umutlu olamayız.
Ulema/aydın ve Müslüman camia arasındaki ilişkinin boyutu üzerine neler söylersiniz? Müslüman aydının sorumluluğunu nasıl tanımlıyorsunuz? Bu sorumluluğu taşıyacak kişiler olsa da bir camianın varlığı söz konusu edilebilir mi? Sizce bu sorunu aşma konusunda nelere dikkat edilebilir?
İletiÅŸim devriminin yaÅŸandığı bir dönemde Müslümanlar arasındaki iletiÅŸimsizliÄŸi anlamak mümkün deÄŸildir. Günümüzde yeryüzünün bütün bölgelerini birbirine baÄŸlayan bir süreç yaÅŸanıyor. Hangi konumda bulunuyor olurlarsa olsunlar Müslümanlar karşılıklı iletiÅŸim ve birbirlerini anlama sorumluluÄŸu altındadırlar. Yorum farklılıklarını sorun haline getirmeksizin birbirimizle konuÅŸmalıyız. Birbirimizi anlamadığımız takdirde, hiç bir alanda bir dayanışma saÄŸlayamayız. Kendi aramızda bir dayanışma saÄŸlayamadığımız takdirde, bir gelecek umudu taşıyamayız. Temelsiz, romantik umutlarımızın hüsranla sonuçlandığını görmeliyiz. Bir ütopyalar çağında yaÅŸamadığımızı hatırlamalıyız. Aydınlar, âlimler, aktivistler, kendi toplumlarından baÅŸlamak suretiyle, niteliksel anlamda toplumlarımızın bilinçlerini yükseltme sürecini baÅŸlatmalı ve bu süreci yönetmelidirler. Âlimler/aydınlar/aktivistler içerisinde yaÅŸadığımız tarihsel dönemin zorunlu kıldığı sorumlulukları üstlenmeli, küresel sorunlar/konular etrafinda görüşler, öneriler, eleÅŸtiriler ve tepkiler oluÅŸturmalıdır. Aydınlar/âlimler/aktivistlerin kültürel, düşünsel, toplumsal ağırlıkları olmalıdır. Bu kesim, nitelikleri, bağımsız duruÅŸları, bağımsız üretkenlikleri ile temayüz etmelidir. Aydınlar, âlimler, aktivistler, İslami camia hep birlikte İslami iradenin etkisiz hale gelmesinin nedenleri üzerinde birlikte düşünmeli, İslami iradenin yeniden tarihe dönmesi konusunda birlikte, entelektüel /kültürel/siyasal stratejiler geliÅŸtirmelidir. Aydınlar/âlimler/aktiÂvistÂler kendilerini kesinlikle bir hiziple sınırlandırmamalı, İslam Ümmetinin ve insanlığın ortak vicdanı olmalı, genel vicdana hitap etme yeteneÄŸine sahip olmalı, koÅŸullara, olaylara hakikat adına müdahale gücüne/iradesine/liyakatine sahip olmalıdır. Aydınlar/âlimler/aktivistler yeni fikirler, yeni yaklaşımlar, yeni çözümlemeler, yeni iliÅŸki biçimleri, yeni kültürel çerçeveler, yeni bakışlar, yeni ürünler, yeni deÄŸerler, yeni sorgulamalar, yeni yüzleÅŸmeler, yeni tartışmalar üretmeye cesaret etmeli; bu konuda istisnai bir cesarete sahip olmalı, bağımsız düşünme ve karar verme yeteneÄŸiyle donanmış bulunmalıdır. 19'uncu yüzyıl ortalarından itibaren, İslam toplumlarında, İslam ülkelerinin iÅŸgaller/istilalar/ilhaklar yoluyla sömürgeleÅŸtirilmesi süreçlerini konuÅŸan, tartışan, sorgulayan ve bu süreçleri aÅŸarak İslam toplumlarının bağımsızlaÅŸtırılması ve özgürleÅŸtirilmesi mücadelesini yürüten düşünsel /kültürel/entelektüel direniÅŸ mücadelesi bugün ne yazık ki büyük ölçüde kesintiye uÄŸratılmış bulunuyor. Her tarihsel dönemin, kendine özgü bir dili/söylemi/tarzı/tavrı olduÄŸunu biliyoruz. Siyasal Siyonistler ve Evangelist NeoÂconlar tarafından 11 Eylül sonrası dönem için kurgulanan İslam karşıtı dil ve söylemden maalesef İslami düşünce hayatı olumsuz yönde etkilenmiÅŸ, bu etkilenmenin bir sonucu olarak İslamcı iddialarından/davalarından vazgeçmiÅŸ, evliya menkıbeleri okumaya/yazmaya/ üretmeye baÅŸlamıştır. Bu durum utanç verici bir durumdur. Siyonistler ve Evangelistler bütün dünyada, kendi dini inançlarına dayalı olarak siyaset yaparken, bu faaliyetlerini Türkiye'de de sürdürebilirken Müslümanların siyaset içermeyen bir din anlayışına ikna edilmeleri kolay anlaşılabilecek bir durum deÄŸildir. Gazze'de yaÅŸanan soykırım günlerinde, katiller/gangsterler çetesi İsrail'le, Hamas ve Hizbullah gibi aziz İslam Ümmetinin yüz akı direniÅŸ örgütlerini aynı tartıya koyan Neonurcu aydınların tavrını burada üzüntüyle kaydetmek gerekir. Her hangi bir resmi kuruma/anlayışa/geleneÄŸe bağımlı olanlar alim/aydın olamazlar. AydınÂlar/alimÂler çok yüksek ahlaki ve ruhi deÄŸerlerin, entelektüel deÄŸerlerin temsilcisidirler. İslami mücadele İslam'ı bütün boyutlarıyla hayata hakim kılma mücadelesidir. Aydınlar/âlimler/aktivistler İslam'ın siyasal boyutu da içerecek ÅŸekilde somutlaÅŸması için birlikte mücadele etmek durumundadırlar. Bu konuda üzerinde konuÅŸulması/ tartışılması gerektiÄŸini düşündüğüm bir örnek vermek istiyorum. Muhammed Hüseyin Fadlallah (Lübnan) yeni bir alim/aydın/entelektüel/aktivist örneÄŸi oluÅŸturuyor. Fadlallah hem geleneksel İslami birikimi ile temayüz ediyor, hem günümüz küresel sorunları karşısında içtihadlar yapıyor, hem yazdığı eserler/yazılarla entelektüel alanda görüşlerini açıklıyor, hem de siyasal bir stratejist olarak direniÅŸ hareketlerine yön veriyor. Ben günümüzde bu örnekten yola çıkarak, bütün bu özellikleri taşıyan kadrolar yetiÅŸtirmenin mümkün olacağını düşünüyorum. Bizim geçmiÅŸ zamanların bilgi ve bilgeliklerinden çok, 21'nci yüzyılın bilgi ve bilgeliklerine, 21'nci yüzyılın âlimlerine/aktivistlerine/ aydınlarına ve bilgelerine ihtiyacımız var. DüşünceleriÂmizin, fikirlerimizin, bilincimizin ve bilgeliÄŸimizin iktidarı için, hiç bir gerçekliÄŸi yansıtmayan duygusal/hamaÂsi/roÂmanÂÂtik çerçeveleri ve eski yorumları aÅŸmalı, düşünsel/kültürel teslimiyetçilikleri terk etmeli; dünyevi bütün iktidarlar karşısında bağımsız/ özgür bir dile sahip olmalı, her ne pahasına olursa olsun, her tür benbenciliÄŸi sonuna kadar reddetmeliyiz.
Atasoy Müftüoğlu; bugün baktığı zaman; bu güne kadar oluşan tarihsel İslamcı düşüncenin ve Müslümanların siyasi, toplumsal ve kurumsal ilişkilerini nasıl değerlendiriyor? Gördüğü zaafları ve güçlü taraflarını nasıl yorumluyor? Bir umut ışığı var mı? Bir umudu beslemenin zemini mümkün mü? Tarihe bir vasiyet olarak neyi bırakmak istersiniz?
Günümüzde küreselleÅŸme kültürel ve yerel kimlikleri dönüşüme uÄŸratıyor. Modern hayat tarzı, iliÅŸki ve tüketim biçimi, küreselleÅŸme yoluyla kültürel ve yerel sınırları aşıyor. Bu geliÅŸme kültürel ve yerel kimlikleri önemsiz hale getirebiliyor, İslami kimliÄŸin, bütünlüğün, yorumun, iliÅŸki biçimlerinin de bu süreçlerden olumsuz yönde etkilendiÄŸini söylemek gerekir. Küresel etkileÅŸimler yeni kültürel tarzlar oluÅŸturuyor, kültürler melezleÅŸiyor. Kültürlerin birbirleriyle karşılaÅŸmalarından doÄŸan kimi yabancılaÅŸma sorunları yaşıyoruz. Küresel karşılaÅŸmalara savunmacı ve korumacı tepkiler veriyoruz. Bu durum, yaÅŸatmak zorunda olduÄŸumuz süreklilikleri kesintiye uÄŸratıyor. Kimliklerin/özgünlüklerin süreklilikleri de erozyona uÄŸruyor. Bizler, Müslümanlar olarak, Batı küreselleÅŸmesine boyun eÄŸmek, teslim olmak ya da uzlaÅŸmak yerine; kendi küreselleÅŸmemizi gerçekleÅŸtirmeliyiz. Bu konuda İslam'ın imkânları sınırsızdır. İslam kültür ve uygarlığının, İslam'ın ilk yüzyılıyla birlikte küreselleÅŸtiÄŸini/evrenselleÅŸtiÄŸini hatırlamalıyız. Küresel deÄŸiÅŸime ayak uydurmak yerine, ihtiyaç duyduÄŸumuz deÄŸiÅŸimi kendi içimizde gerçekleÅŸtirmemiz gerekir. İslami kimliÄŸimizi/kiÅŸiliÄŸimizi/karakterimizi/niteliÄŸimizi bütün boyutlarıyla koruyarak, temsil ederek, küresel geliÅŸmelerin nabzını tutmalı, bu geliÅŸmelere kapalı kalmamalı, bu geliÅŸmeleri eleÅŸtirel olarak izlemeliyiz. Günümüzde iletiÅŸim küresel boyutta gerçekleÅŸiyor. Artık hiç bir uzak ve uzaklık yok. Gerçek böyleyken Müslümanlar arasındaki uzaklıkları anlayabilmek mümkün deÄŸil. Karşı karşıya bulunduÄŸumuz gerçeklerle yüzleÅŸmekten, bunları itiraf etmekten imtina etmemeliyiz. 1950'li yıllardan baÅŸlayarak ve özellikle de 1960'lı yıllar sonrası Türkiye'de İslami cemaatler/vakıflar/dernekler ya devlet tarafından, ya ÅŸu veya bu siyasal parti/siyasal iktidar tarafından sömürgeleÅŸtirilmiÅŸtir, bu süreç halen devam etmektedir. Bu sömürgeleÅŸtirme süreci kuÅŸkusuz hep sömürgeleÅŸtirenler yararına iÅŸlemektedir. Allah Tebarek Teâlâ'nın hatırı için, aziz İslam'ın hatırı için yoÄŸun hesaplaÅŸmalar yapmak zorundayız. Bugün Amerika tarafından sömürgeleÅŸtirilen cemaatler var. Amerika tarafından desteklenen İslami vakıflar var. İslami direniÅŸ ve bağımsızlık mücadeleleri hakkında Amerika ve İsrail'le aynı düşünceleri paylaÅŸan İslami unsurlar var. Devletçi milliyetçi, mezhepçi, hizipçi oluÅŸumlarla hiç bir biçimde bir Ümmet dayanışmasını konuÅŸamayacağımızı bilmeliyiz. Karşımızda İslamofobiyle bütünleÅŸen bir dünya var. Bu nedenledir ki, her tür İslami muhalefet, eleÅŸtiri, sorgulama ve özellikle de direniÅŸ "terör" olarak yaftalanabiliyor. Evrensellik iddiasında bulunan Batı uygarlığı Siyonist ırkçılık karşısında büyük bir sessizlik sergileyerek çok derin bir ahlaki/insani kriz içerisinde olduÄŸunu gösteriyor. Bizler, MüslüÂmanlar olarak 1492'den sonra dünyada neler oldu konusuna cevap bulmalıyız. İslam tarihten nasıl çekildi sorusuna cevap bulmalıyız. Özellikle de 1870'lerden baÅŸlayarak 1950'lere, hatta bugünlere kadar devam etmekte bulunan Avrupa'nın kolonyal tahakkümünün nedenlerini, kültür ve uygarlık dünyamızın nasıl savunmasız hale geldiÄŸini konuÅŸmaya, tartışmaya cesaret etmeliyiz. Kolonyal tahakküm dönemi, bütün bir tarihin, kültür ve uygarlık hayatının Batılı bakış açısı içerisinde biçimlenmesi sonucunu doÄŸurdu. Biz Müslümanlar geleneksel edilgen alışkanlıklarımıza kapandık. Toplumlarımız deÄŸiÅŸim yeteneÄŸine sahip olmayan, hareketliliÄŸe kapalı statüko toplumlarına dönüştü. Tasavvuf ve tarikat hareketleri, meditasyon merkezleri haline geldi. Yanlış umutlar ve yanlış beklentiler içerisine girmemeliyiz. İslami küreselleÅŸme/evrenselleÅŸme Hacc'da duygusal olarak yaÅŸanıyor, bir bilince ve dayanışmaya dönüşmüyor. Haccın İslami bir bilinci, Ümmet bilincini ve iradesini somutlaÅŸtırmak üzere bir defa gerçek anlamda idrak edilmesi halinde, yaÅŸadığımız bütün bu katliamlara maruz kalmayacaktık. Hacc yalnızca bir folklöre dönüştürüldüğü için orada hiç bir ÅŸekilde siyasal bir tavır ortaya konulamıyor. Folklöre dönüştürülmüş bir Haccın ne anlama geldiÄŸi konusu müçtehidler/ fakihler tarafından tartışma konusu yapılabilmelidir. Daha önce de yazmıştım: Büyük umutlar için büyük çabalar, büyük aÅŸklar, büyük sorumluluklar, büyük dayanışmalar, büyük öfkeler, büyük cesaret ve ÅŸecaat gerekir. Hepimiz çok dürüst davranarak hangi büyük çabalar, hangi büyük aÅŸklar, hangi büyük davalar, hangi büyük sorumluluklar içerisinde bulunduÄŸumuzu kendimize sormalıyız. YaÅŸlı insanlar bir ömür boyu yaÅŸadıkları pek çok hüsran, pek çok düş kırıklığı, pek çok yalnızlık sebebiyle teslimiyetçi/pasif iyimserliklere karşı mesafeli dururlar. Ben de çok ihtiyatlı bir iyimserlik içerisinde olduÄŸumu söylemeliyim. Genç kuÅŸakların çok genç umutları vardır. Bu genç umutların gelecekte bir düş kırıklığına dönüşmemesi için, genç kuÅŸakların gerçek dünyayı bütün boyutlarıyla tanıması, anlaması, çözümlemesi ve gerçek dünyanın dikkatini çekebilecek bir dil/söylem oluÅŸturması gerekir. Vasiyet anlamında söyleyeceklerim ÅŸunlardır; Müslümanlar olarak hepimizin, her tür iÅŸgale, kültürel, zihinsel, entelektüel iÅŸgale, her tür tahakküme, kültürel, siyasal tahakküme karşı direniÅŸi gerçek kılması; her tür tahakkümden bağımsızlaÅŸma mücadelesi vermesi ve sonra İslami temeller üzerinde yeniden yapılanma/yeniden inÅŸa sürecini baÅŸlatmasıdır. Bütün bunlar için de, hepimizin bilinç kapılarını zorlayarak, sonuna kadar bu kapıları açmamız gerekir.
Â
* Özgün İrade Dergisi, Sayı: 58, Şubat 2009.
Makaleyi PaylaÅŸ
| Yorumlar |
|









Kürşad Bey, çok güzel bir konuya&...
sayın ,m. ali durmuş bey ,gülen ha...
"Bugünün müstekbir kâfirleri,...
Selam a. sayin site yöneticileri der...
Selamunaleykum; İktibas dergisi ve ...