İktibas Dergisi Web Sayfasına Hoşgeldiniz

Gitti "Sünnet" Geldi Kutlama

Kullanıcı DeÄŸerlendirmesi: / 3
ZayıfEn iyi 

'TÜKETİM TOPLUMU ÜZERİNE'

Kapitalist ekonominin felsefefesi liberal siyasi doktrin, temel dayanağı tüketim kültürü, bu kültürün ürettiği ve beslediği toplum da 'tüketim toplumu' dur. İnsan ihtiyaçlarına ve bütçesine göre değil ayartmaya, yönlendirmeye ve 'tüketici kulluğu' na ayarlı bireylerden oluşan bu ekonomik yapı, tüketiciyi kredilendirerek de yoluna devam eden bir sistemdir. Kapitalizmin, 19. yüzyılın ortalarına kadar sürdürdüğü küreselleşme öncesi ekonomik yapının adı, 'üretim toplumu' idi. Üretim toplumunda, üretime ayarlı bireylerden tüketim toplumundaki tüketime ayarlı bireylere geçişi de kapsayan bu ekonomik yapının temeli, tüketimin üretimi, üretimin de tüketimi beslediği bir sistemi ifade eder.

Kapitalist sistemde değerler; fikirler ve kültürlerden başlayarak üretilen tüm mal ve hizmet türlerinin de sürekli tüketilmesi esasına dayalıdır. Bu sistem, bir yandan üretimin devamını, yenilenmesini, çeşitlenmesini sağlamaya, diğer yandan acımasız bir rekabetin sürdürülmesini de zorunlu kılmaya ayarlıdır. Bu ekonomik düzende artık 'kutsal' olan 'firma' ve 'marka' lar, bu piyasada, pazarını korumak ve yaşamak için üretmek, ürününü çeşitlendirerek sürdürmek, var kalmak için yenilemek ve ölmemek için ahlaksızca rekabet etmek zorundadır. Dolayısı ile sermayesini sürekli büyütmek, bunun için karlılığını hep yüksek tutmak, olmadı borçlanarak yoluna devam etmek zorundadır. Bütün bunların hepsi de, pazarda tüketimin sürdürülebilir ve canlı tutulabilir olarak desteklenmesine ihtiyaç duyar.

Tüketim toplumundan önce 'üretim toplumu' vardı. Sanayi devriminin ilk yıllarında endüstriyel üretime geçilince, öncelikli hedef üretmekti. Üretim toplumunun tüm parametreleri dolayısı ile, 'üretmek' ve 'çalışmak' üzerine kurulmuştu. Bu dönemde protestan ahlakının da etkisi ile fedakarlık, sade yaşam, paylaşım ve dayanışma gibi değerler ve davranışlar ön plandaydı. Aynı zamanda bireyler, tüketimden 'haz' alma gibi fikirlerden de uzak dururlardı. Bireyler iyi bir Hristiyan (protestan) olmak istiyorlarsa 'çalışmalı', 'üretmeli', daha 'çok kazanmalı' ve daha 'çok yardım' etmeli'ydi. Üretimin 'rasyonel' biçimde örgütlenmesi, bireylerin kazancından 'tasarruf' etmesi, fazla tüketmemesi, 'ulusal birlik' ve 'ulusal bütünlüğe' dikkat etmesi gibi seküler değerler, bu toplumun idealleriydi.

Genel karakteri akılcı, çileci ve fedakar özellikte olan ve 'ilerlemeci' politikayı benimsemiş bireylerden oluşan üretim toplumunda birey, kendi tüketiminin de yönlendirildiği ekonomik sistemin işleyişine, yalnızca emeği ile değil, düşüncesi ile de katkı sağlıyordu. Ancak 19. yüzyılın ilk devrelerinde bu kapitalist sistem krize girdi ve tıkandı. Kriz, 'Fordizm' olarak nitelenen yenilenmiş üretim sisteminde, herkesin alabileceği bedelde, standart modeller üretilerek ama tüketimin artırılması ile aşıldı ve sistemde yeniliğe geçildi. Burada toplumun tüm bireyleri ile tüketime yöneldiği, kafalarını tüketime takmış bireylerden oluşan yeni bir toplumsal tasarımın gerçekleşmesi gerekecektir.

Bu tasarım sonrasıdır ki 'tüketim toplumu' yaratmak için paradigma değişikliğine gidilmiştir. Özetle, büyük sanayi kentlerine çekilmiş kalabalık halk yığınlarına yeni bir yaşam standartı ve imkanları sunulacak, kentlerde kendi kazanıp kendi harcayan, kimselere de hasep vermeyen özgürleşmiş bireylerden kurulu, 'tüketim toplumu' da denen yeni bir toplum modeli böylece üretilecektir.

İnsan varlığının zaaflarından yararlanarak, çeşitli yöntemleri de kullanarak 'tüketim tuzağı' na çekilen bireylerden oluşan topluma, tüketim toplumu deniyor. Tüketim toplumunda birey, esas olarak 'bu ürüne' ihtiyacım var mıdır, 'bu bana gerekli' midir diye düşünmez. Onun yerine, ürünlerden hangisini almalıyım diye düşünür. Sanki onlar 'olmazsa yaşayamam', onlar alınmazsa hayat da olmaz(mış), gibi düşündürülür. Sonuçta modern birey tükettikçe 'haz' alır ve mutlu olur. Bir birey ne kadar mutlu ise, farkında olmadan kurulu sosyo-ekonomik sistemin iktidarına ve işleyişine destek olduğu kadar, şaşmaz biçimde de teslim olmaktadır. Sistematik sömürünün ve modern köleliğin gerçek yüzü de budur.

İktisadi büyüme, üretimin sürekliliği gibi yapısal ilkeler, artık tüketimin gücüne ve yoğunluğuna bağlıdır. Burada yapay ihtiyaçlar ve alışkanlıklar oluşturulmuştur. Onun içindir ki tüketim toplumunda bireyin görevi, özgürce tüketmektir! Toplum üyelerine 'mit' leştirilmiş olarak gösterilen 'norm', tüketici rolü oynama arzusu ve yeteneği (parası) çerçevesinde belirlenmektedir. ( Giderek kredilendirme imkanları da geliştirilecek ve sistemin devamı cazip kılınarak sürdürülecektir ) O güne kadar üretici gücünü göstermiş olan birey, artık tüketici gücünü de göstermektedir.

Evrensel değerlerin belirleyiciliğindeki modern küresel çağda, laik ulus toplumların içinde yaşayan birey, kendi öznelliği ve aklı selimi ile iş göremez. Bu vasatta tek başına zihinsel bir çabaya da girmez. Çünkü bireyin tüketmesi için önüne konan her şey, onu insani ve sahici bir ilişkiden uzaklaştırmış, nesnel ve sanal bir ilişki öznesine dönüştürmüştür. Eğitim sistemi de buna göre ayarlıdır. Bunun için 'anonim', 'popüler', 'kitlesel' davranış kalıpları ile birey uyarılır, ilgisi çekilir ve yönlendirilir. Kendisine taklit etmesi için önerilen 'rol-model' ler sayesinde, gerçekte kendisi gibi olmayan 'model'e benzeme çaresizliği içinde kalan birey, önüne sürülen 'biz' kalıpları içinde kalır ve o, artık bir başka birey olmaya itilir.

Kentte tıkır tıkır işleyen, bireyi hesaba katmayan ama onu da kuşatan modern toplumsal hayat, devasa bir makine gibi, mekanik olarak çalışır. Bu tarz hayatda kurulan ilişkiler de, doğal olarak bireyi nesneleştirir. Bu arada birey kendisini 'yitik' hissetmekle kalmaz, gerçekten de yiter ve kaybolur. Keza kendisine yabancılaşan birey, doğaya ve diğer insanlara da yabancılaşır.

Bireyin 'kendisi' gibi olmaması, kendine yabancılaşması, modern toplumsal yaşamın ürettiği önemli ve kaçınılmaz bir sonuçtur. Bir türlü kendi olamamanın çaresizliğindeki birey, kalıplaşmış 'biz' lerin içinde kaybolacacak ve genelleştirilmiş 'bir başkası' olmaktan kurtulamayacaktır. Böylece kendisi olamama tatminsizliğine de itilen bireyler, yorgunluk ve şiddete bulaşma gibi bir başka onulmaz dertlerle kuşatılacaktır.

Çağın en çok ihtiyaç duyduğu ama eskiye kıyasla çok daha fazla olan şey, 'bilgi' dir. Asgariden bilgiye sahip olamayan birey, sokaklarda yalnız, yoksul ve çaresizdir. Teknolojinin, iletişime kazandırdığı yeni araçlar ve yöntemlerle, dünyanın her yanında ortaya çıkan bilgiye, 'bilgi stoğuna' kolayca ulaşılmaktadır. Tüketim toplumunun bireyleri, kolayca ulaştıkları bu bilgiyi de sorgulamadan kabul ederler. Bu durum, bilginin önemsenmeden tüketilmesine, yeni bilgilerin de peşinde koşturulmasına yol açar.

Kolay elde edilen her şey gibi, kolay elde edilen bilgi de, insan yapısı üzerinde aynı kolaylıkla yeniden elde edilecek rahatlığı yaratacağından, çabucak da unutulur. Genelde reçeteler halinde sunulan bu bilgiler aynı zamanda akıl yürütmeyi de iptal etmektedir.

Tüketim toplumunda ideolojik değerler, ahlaki ilkeler hayal kırıklığı yaratır. Çünkü değerlerin ve ilkelerin bireyleri değiştirmesine, onun, kendinin farkında olmasına fırsat tanınmaz. Dolayısı ile bu değerlerin ve ilkelerin piyasada karşlığı yoktur, kolayına talep de bulmaz. Doğru bilgilerin yayılması, karşılık bulması böylece engellendiği gibi antileriyle, alternatifleriyle de sulandırılır. Bu toplumun bilgi dediği de çoğu zaman, çeşitli iletişim kanallarındaki enformasyondur.

Modern dönemde yığınla bilgi üretilmekte ve bireyin üzerine boca edilmektedir. Bilginin disiplini, sınırlandırılması, lazım olanı-olmayanı, işe yarayanı-yaramayanı gibi usule dair ölçütler de tüketilmiştir. Bilgiyi disipline eden sistematik başta 'din' olmak üzere 'aile', 'cemaat', 'ideoloji' ler, 'okul' ve 'devlet' tir. Dikkat edilirse bu kurumların tamamı, modern akılla ya iptal edildi ya da değiştirlerek yeniden üretildi.

Bu toplumlar her şeyde olduğu gibi, insanlığın ürettiği en değerli hazineleri olan özgün 'kültür' leri de tüketti. Modern toplumlarda ve küresellik çağında, hiç bir 'arı' kültür kalmamıştır. Her kültür birbirinden etkilendi, birbiri ile iç içe girerek yeni bir zenginlik ve yeni bir kültür doğdu diye avunanlar, modernitenin evrenselci yaklaşımındaki 'tek' liğe karşı çıkarak güya 'çoğullaşmayı', yani 'melez' liği savunarak aldanmayı ve aldatmayı sürdürüyorlar. (Medeniyetler buluşması!)

Toplumda sanayi ürünlerinin ve teknolojik yeniliklerin büyük bölümü, kullanılıp atılan özelliktedir. Bu durum, insan varlığının beğenisini, tüketebilen bir niteliğe dönüştürmektedir. Bu yüzden ticari ürünlerin yanında, sıradan düşünceler de reklam ve propaganda yolu ile önemli hale getirilir. Tanıtım, gösteri ve telkinler, geri planda uzmanlık çalışması yapılmış bir mutfak kurgusuna dayandığından, bireyin her günü standart ürün ve fikirlerin reklamları ile doldurulur.

Kitleleşmiş ( edilgen, sürü gibi güdülen iradesiz yığınlar ) topluma ve farklılaştırılmış özel tatmine yönelik tüketim kültüründe, bireyler insan olduğunu hatırlayıp, bir 'din'e (ideoloji), o dinin değerler skalasında başka bir yaşama biçimine dönerek kendi özgün toplumunu inşa edememiş, dolayısı ile başka bir üretim--tüketim-dağıtım politikası geliştirememişse, tüketim toplumunun kölesi olmaya devam edecektir.

Tüketici bireylerden ahlaki davranış özlemi çekenler, zihnen bu sisteme karşı olsa, düşünsel yetkinliğe de kavuşsa bile; sistematik muhalefete dayalı bir karşı duruş, kendi değerleri ile inşa edilmiş bir toplum, pratik işleyiş ve süreklilik üretemediği sürece, bu sistem karşı çıkanını da değiştirerek işlemeye devam edecek, kodlanmış yönlendirmelerin tekrarı yerine getirilecektir.

Tüketim deyince sadece yiyecek ve giyeceklerle, konut ve ev eşyaları ile, binit ve araçlarla konuyu sınırlandırmamak gerek. Sistem, basitinden evde değil dışarda yemek dahil, sevinç ve hüzün merasimlerine dahi nufüz ederek, yazlık ve kışlık tatil hayalleri ve mekanları gibi nice sofistike ilişki alanlarını bile kuşatmaktadır. Dolayısı ile bu sistem, kültürde-sanatta, düşünüşte-davranışta, ahlakda-hukukda, siyasette-toplumsallıkda olduğu kadar, insani beceride ve her bir başka üretimde bile yönlendirme yaparken, her alanda tüketilmesi gerekenleri, hazz alıcı özellikli değerlerle üreterek tüketiciye hazırdan sunmaktadır. Öyle ki, vicdani tatmin ve sosyal sorumluluk bile ihmal edilmez.

Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, mülkiyet, serbest ticaret, hukukun üstünlüğü gibi kutsanan ve yaygın tüketilen siyasi-ideolojik talepler, laik ulus devlet temelini, kapitalist ekonomik sistemi bozmadan, evrensel değerlerle aynı bünyede uyum sağlamaktadır. Küresellik boyutunda STK lar kanalı ile oksijen çadırına bağlı farklı alt kimlikteki gruplar, modern toplumun içinde kimlik ve inanç temelli farklı toplumlar (etnik-dini-dilsel-cinsel ) üreterek, sistemin tüketim köleliğini pekiştirmektedir. 250 yıllık tecrübe de gösterdi ki, kralların ve sultanların idaresinde baskıdan ve kölelikten kaçan insanoğlu, liberal demokrasinin siyasi tezleri ve sloganları ile kuşatıldılar. Ama aynı doktrinin ekonomik sistemi işlemeye başladığında, ortaya vahşetten, zulumattan, fakirlikten, sömürüden ve mahrumiyetten başka bir toplum çıkmamıştır.

Görenler gördü ki, zalimler değişti zulüm değişmedi, kazananlar değişti kaybedenler değişmedi, baskıcı unsurlar değişti baskı kalkmadı, zenginler değişti fakirler değişmedi. Türkçedeki sözün deyimiyle olup bitenler 'alavere dalavere, Kürt Memed nöbete' oldu. Siyasi özgürlüklerden ve birey haklarından bahsedenler, her nedense ekonomik durumdan ve paylaşımdan hiç bahsetmezler!

Müslümanlar, uzun zamanlar var ki ulus toplumlar ve ulus devletler içinde yaşamaktadırlar. Önemli bir kısmı da, seküler değerlerle üretilmiş muhafazakar siyasi kanatta, tüketim toplumu kalıplarına girmiş durumdadır. Kendi asıllarından hareketle toplumları dönüştürmeyi, özgün toplumlarını inşa etmeyi beceremediler, giderek varlık gerekçelerini de ihmal ettiler. Bunun yerine, zihinlerini aydınlanmacı değerlerle ( rasyonel akıl-bilim ve özgür birey ) oluşturmaya, ulus değerleri benimsemeye ve nihayet ulus toplumlarda bir toplum (grup) olarak "ricz" lerde uzlaşmayı ve yaşamayı alışkanlık haline getirdiler. Dolayısı ile referansları, itirazları, talepleri, hedefleri ve bağlılıkları da değişti.

Küresel değerlerin belirleyiciliğinde, Ulus toplumların vatandaşlık bağı ve üst kimliği içinde toplumlardan bir toplum olarak yaşamak, alt kimlik haklarına razı gelmek, onları seküler zihin formatına, Makyevalist yapılanmaya ve sistem içi mücadele alanına soktu. Dolayısı ile "öteki"nin sahip olduklarına sahip olmayı rekabet için gerekli gördü ve giderek reddettiğine benzemeye başladı. Bu defa mücadelesine esas referansında ölçüleri kaçırdı; ahlakiliği, adaleti, yöntemi, tutarlılığı ve hedefi şaşırdı. Kendi özgünlüğü ve yapısallığı ile kamusal alanda var olma iddiası, içe dönük alanlarda aşk, sevgi, uzlaşı, barış gibi değerlerle değişmeye ve kendini tüketen bireysel kurtuluş mücadelesinde muhkemliğe dönüşerek "manevi" tatmine ulaştı. Bu durumu, ulus toplum da uyumluluğa halel getirmeyecek, birliği ve düzeni bozmayacak, egemenleri ve sistemi rahatsız etmeyecek formda ve içerikte olduğu sürece, bir yandan tüketim toplumunda kendi değerlerini tüketen "haz"la buluşmasını, diğer yandan sanal "mücadelesini" sürdüreceği bir kanalla akmasını sağladı.

Toplumda ve çevresinde, ailesinde ve neslinde dini bayramlar "tatil"e, cemaatleri "şirket"e, hizmetleri "marka"ya dönüşünce, dostluklar (ashab) da "çıkar" birliğine bağlandı. Emniyet sağlayacak sığınakları, aidiyet duyacak asabiyesi, bağlılığını sunduğu davası ve liderliği tarafından, maddi-kamusal alanda ve fakat vatandaşlık bağı içinde, onu mutmain kılacak bir "haz"la kuşattı. Bu arada Allahın kuluna taktir ettiği nimetlerle "böbürlenme", servetlerin ve sayılarının çokluğu ile "övünme" yarışı, "iktidar" mücadelesinde "ölçü"süz ve kuralsız "rekabet"i doğururken, başkalarının "hak"larını gasp, meşru ilkeleri oldu. "Sayısal" çokluk ve "kazanılan" imkanlarla yapılan etkinlikler, merhametin ve "adalet"in ikamesi yerine bencilliğin ve "zulmün" yayılmasında model oluşturdu. Böylece "takvada" yarışmanın adı, seküler değerlerle düşülen "zillet"in versiyonlarına dönüştürüldü.

Modernizmin kamusal alandaki kurallarına itirazsız teslim olanlar, sembol ve merasimlere karşı da alternatif buluşlar "icat" ettiler. Dinin çatışma değil "barış" ürettiğinden hareketle, zulmün egemenleriyle uzlaşmayı "büyük cihad"a denk düşürdüler. Bu vasatta neslini ve geleceğini koruma cehdi gösterenler, modern olan her şeyin alternatifini yine modernlikten hareketle üretmeye çalışırken, en çok da sembollere ihtiyaç duydu ve o da yeni "tüketim" araçları üretmeye başladı.

Bu noktada, özünden ve aslından bağımsız ziyaretler ve ziyaret mekanları, formel giysiler, semboller ve çeşitli kutlamalar işlevsel oldu. Anıtkabir ziyaretlerine alternatif Çanakkale turları, bir süreliğine şahid-şehadet değerlerini ve duygularını hatırlatıp "tatmin" sağlıyor olsa da, sonrasında verili-seküler hayatın içine sorunsuzca katılmak hiç rahatsızlık vermiyor! Tüketici "haz"ı bu işte. Tıpkı kapitalist ekonominin ürettiği kölelik ve yoksulluğun, sistemden ve zalime destekten ayrıştırılarak, ona dair gerçekçi bir eleştiri de getirmeksizin coşkunca sürdürülen ve artık sınırları da aşan yardım kampanyalarında da olduğu gibi. Sebepleri sorgulanmadan, arka planı ve sorumluluğu düşünülmeden anlık tepkilerle yoğunlaşıp tüketilen, görsel efektler, duygusal metinlerle ayartıldıktan sonra verene de, organize edene de ihtiyaç duyduğu vicdani rahatlığı ve "haz"ı sağlamak, böyle olmalı!

Pozitivist bir zihin ürünü olarak bağlamından ve gerçeğinden tamamen ayrıştırılmış, biraz da madde bağımlılığı terapisine dönen "namazla diriliş" platformları, salat'ın ikamesinin alternatifi olarak yeniden "ihya" edildi. Kabe'nin Rabb'inden, kararlı dönüşü ve yönünü ifade eden istikamet'den kopuk, teslim olduğu ilkelerin tekrarı olan akitleştiği kıraat'den, kendinden başkasının sözüne asla itibar edilmeyeceğine dair ila edilen tekbir'den bağımsız, kuralları ayakta tutacağına dair ahdedilen kıyam ve sözünde duracağına dair tescillediği rüku ve secdeden alakasız ve anlamsız namazla dirileceğini uman "tüketici", "huşu" içinde kaybolduğu namazda, aradığı "haz"ı buluyor olmalıdır!

Tüketim toplumu içinde, olan bitenden habersiz muhafazakar müslüman bireylerin tamamını kuşatan ve coşkuyla ifa edilen yeni bir "kutlama" tarzı daha icad edildi. Peygamber' (as) ın doğum yılı dolayısı ile her yıl nisan ayında gerçekleştirilen "kutlu doğum" haftası etkinlikleri, eski "mevlid" kandilinden bile farklı bir anlam içermektedir.

Barışı, saflığı, hoş görüyü ve sevgiyi temsil ettiği söylenen "gül" çiçeğinin sembol olarak kullanıldığı kutlama etkinliklerinde, peygamber de "gül" gibi özellikleri ile öne çıkartılmakta, buna uygun özellikleri ile tanıtılmaktadır: İyi ki doğdun "ey gül yüzlü", "ey barış elçisi", "ey sevgi timsali" peygamber, doğdun da bize hoş görüyü, dinler arası birliği, sevgiyi ve barışı öğrettin! "Kainat senin için yaratılmış", "Allah sendeki nur ile güzelliğini serdetmiş", "tüm peygamberler sana secdeye durmuş", "tüm inananlar senin şefaatinle kurtulacak"!...

Kur'anın anlattığı peygamber hayatı ve örnekliğinden kopuk, getirdiği mesajın temel özelliğini de örten ama alakasız parçaların öne çıkartılarak pekiştirildiği bu tanıtım ve kutlamalar, tüketenine "haz" veren modern yeni biçimdir. Şirk bulaşmış dini anlayışı tevhid ederek arındıran, furkan'ın ölçüsüne göre cahili hayatı eleştirerek tevhide uygun bir topluma dönüştürlmesi için mücadele eden ve bunun için örgütlenen, dolayısı ile sırat-ı müstakim üzre duruşu, siyasi iktidara karşı muhalefeti ve direnişi, davasında ısrarı ve zulümde uzlaşmayan sünneti ile bilinen peygamber, burada yoktur.

Kur'an buyuruyor ki, "Allah ve melekleri peygambere yardım ediyor (salaat), ey iman edenler, siz de peygamberin getirdiği dine (davasına) yardım edin ve ona itaat edin". Peygamberin davası, Allah'ın dinidir. Kendisi de bu dinin elçisidir. Elçiliğini yaptığı dinin sahibi, ona nasıl yapacağını bildirdiği gibi, verdiği mücadele de elbette onu destekleyecek ve koruyacaktır da. Onun getirdiği dinin özü, tevhidi değerlere, tevhidi adalete uygun yeni bir toplumsal yapının temellerinin atılması ve kurulmasıdır. Dolayısı ile toplumların kendi yanlarından ürettikleri değerler ve kurallarla gördükleri tüm işlerini, ilişkilerinde itibar ettikleri ölçülerini yani dinlerini, Allah'ın dosdoğru dinine göre değiştirmelerini isteyecek, bunun için onları eleştirecek ve reddedecektir. Hem de saklamadan, gizlemeden, takiyye yapmadan. Kimseleri de aldatmadan.

O nedenledir ki peygamber, mesajını duyurmaya başladığında, "Kureyş'de fitne çıkaran", "atalarının ve kendilerinin uyguladığı kuralları (dini) değiştiren", "çok kötü bir hemşeri" olarak damgalandı. Oysa kimseleri aldatmayan, yalan da söylemeyen özellikleri ile "emin" sıfatını, kendisine onlar vermişti. O davasını açıklayıncaya kadar, onunla ilgili bir problemleri de olmamıştı.

Kureyş'in, peygamberin Allah'ı ile bir işi yoktu. Kabe'de yüzlerce put vardı, bir de Muhammed'in Allah'ı olsa, olar için bir şey değişmezdi. Zaten Allah'a da inanıyorlardı! Adamlar gerçekte liberal, hoş görülü, barışın ve birliklerinin bozulmasını da istemeyen bir topluluktu. Onlar da her topluluk gibi bir topluluk du işte. Ama, Muhammed'in Allah'ı, aynı zamanda Rabb'liği ve İlah'lığı da tekeline alınca işler karıştı. Bu, mevcut toplumsal yapının bozumu, yerine yeni bir toplumsal yapının inşası demekti. Onların karşı çıktıkları temel nokta, kendilerini göre haklılıkları da burasıdır. Tartışma ve kavganın ana sebebi de buradan başlamıştır.

Doğumu kutlanan peygamber, gerçekte kimdir, örneklik ettiği model neye tekabül etmektedir, getirdiği mesajın toplumsal olarak tam karşılığı nedir? Hz. Muhammed (s) ile doğumu kutlanan Muhammed aynı mıdır? Kıyaslamak ve doğruyu bulmak gerekmez mi?

Müslümanlar olarak Kur'anın Muhammedinin özelliklerini, davasını, yapıp ettiklerini bilmemiz gerek. O nasıl bir topluma gelmiş, toplumu ile nerelerde ve neden ayrışmış, dostları neye karşılık yanında, düşmanları da neye karşılık uzağında durmuşlardı? Kendi toplumunun siyasi esasları, sosyal yaşam biçimleri, birbirlerine olan bağlılıkları ve birliklerinin temelleri, ekonomik doktrinleri ve uygulamaları, kültürel birikimleri ve dini inançları...vs neydi ki, peygamber, dinlerini (işleyen kurallarını ) değiştirmelerini, tevhide uygun yenilenmelerini ve dönmelerini istedi. Dinlerine neden müdahale etti de uzlaşmadı? Onlara neleri önerdi? Bu arada, söylemin ötesinde orada ne yaptı da, hemşerileri ona ölümüne karşı durdular?

Hemşerileri, "el emin" sıfatını kendileri verdikleri halde, Muhammed (a) neden iyi ki geldin "ey gül yüzlü", "ey barış elçisi", "ey sevgi timsali" demediler? İnsanlara ne söylüyordu da kaskatı inkarcı ve canına kast eden düşman oluverdiler? Daha önceden itibarlı olan Muhammed, ne oldu da hemşerileri tarafından bir anda Kureyş'in en kötü insanı ilan edildi?...

Åžimdi doÄŸumu kutlanan Muhammed, bu Muhammede benziyor mu?

Çağdaş dinler var, adları değişik değişik, ama onların da değerlerini taşıyan peygamberleri var, takipçileri var. Dinlerini tebliğ ediyorlar ve bu gün insanlar fizik dünyada onlara itibar ediyor. Toplumlar arası yarışta, kamusal alanda ve verili pratikte geçerli yaşama biçimi, bu din sahiplerinin öğretilerine göre işliyor. Geceleri onların sözleri ile dua ediliyor, gündüzleri onların değerleri ile amel edilmiyor mu?

Tüketim toplumunun özelliklerine uygun olarak kurgulanmış peygamber Muhammed'in tanıtılan özellikleri, sünneti kamusal hayata karışmaz da gönüllere hitap ederek egemenlerin düzenine hizmet etmeye devam ederse, kutlu doğum haftası ve etkinlikleri hem az az gelebilir, hem de yetersiz olabilir. Bu peygamberin sünneti, kapitalistlerin ve egemenlerin öncülüğündeki barışa, sevgiye, kardeşliğe ve birliğe ekstradan katkı sağlamalıdır! Nitekim olanlar da biraz bunu andırmıyor mu?

Bu kutlamalarla mutmain olanlara, etkinlikler boyunca "haz" duyanlara bir diyeceğimiz olur; bu özelliklere sahip başka peygamberlerle rekabete, onun getirdiği "el hakk" olanın dışında başka "hakk" olanların da varlığını kabule ve iki hakkın birlikte uyum içinde olmasına hazır olmalısınız! Sizinkini geride bırakacak olan bir başkası geldiğinde, siz de peygamberinizin özelliklerini yenilemelisiniz, rekabet bunu gerektirir de!...

 



Makaleyi PaylaÅŸ

Yorumlar
Ara
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir!

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 

ÜYE İSTATİSTİĞİ

Bütün Üyeler : 92
En Son Üye : aykut akça
Online Üyeler : 0
Bugün : 0 Üye
Bu Hafta : 0 Üye
Bu Ay : 0 Üye

EN SEVİLENLER

Son Yorumlananlar