Miladi 7. yüzyıldaki cahili Mekke, topluca Kureyş olarak adlandırılan bir toplumu (ulus) ve alt kimlik olarak 12 farklı ana toplumsal grub (kabile)'un yaşadığı bir yerleşim bölgesini ifade eder. Nüfus sayıları konusunda ihtilaf olsa da yaşayan sakinlerinin 20 bin civarında olması mübalağa değildir. Özellikle Araplar nezdinde Kâbe nedeniyle öteden beri dini bir merkez olarak saygın bir yere sahip olan Mekke, 5. yüzyıldan itibaren de uluslararası ticaretin önemli bir merkezidir.
Kuzey-Güney, DoÄŸu-Batı geçiÅŸ yollarında bir kavÅŸak ve geçiÅŸ yeri olma özelliÄŸi, Rum ve Pers arasındaki siyasi rekabette bağımsızlıklarını korumalarına da baÄŸlıdır. Yemen ordusunun eski ticaret merkezi olma özlemlerini yeniden kazanmak için açtıkları savaÅŸta, Kâbe’nin Rabbi'nin onları maÄŸÂlup etmesi ve Mekke'nin korunmasına ÅŸahitlik edenler ve duyanlar nezdinde, Mekkelilerin saygın konumları daha da pekiÅŸmiÅŸtir. Dolayısı ile uluslarası topluluklar tarafından da tanınan imtiyazları ve prestijleri tescillenmiÅŸ bir topluluktur onlar.
Mekke'nin o dönem sakinleri; nüfusça kalabalıktır, güçlüdür, zengin ve şöhretli tüccarlara sahiptir. Savaşçı yapıları ile bilinen ve herhangi bir dış güce (Rum, Pers, Habeşistan) haraç vermeyen (Hevazin, Sakif Oğulları, Medine'liler ve Amr Bin Sasa Oğulları, diğerleridir) özellikleri ile bölgesinde itibar edilen önemli bir topluluktur.
Toprakları ziraate ve hayvancılığa pek elverişli değildir. Haram aylarda yapılan Umre-Hac ziyaretleri nedeniyle kalabalık ziyaretçileri ağırlarlar, beraberinde kurulan uluslararası fuar ve yerel panayırlar nedeniyle yapılan yüksek oranlı ticaretten çok para kazanırlar, toplumlararası rekabette ve ihtilafların hallinde prestijleri nedeniyle önemli rol oynarlardı.
Mekkelilerin toplumsal-siyasi-sosyal yapıları tahlil edildiğinde, özetle şunları sıralayabiliriz:
1- Bu toplumun ekonomik yapısı, politikaları ve iliÅŸkileri bakımından, toplumsal ayrışmanın üç sınıfla ÅŸekillendiÄŸini görmek mümkündür; MerÂkezde iskân olmuÅŸ yerlerde, büyük zenginlerle elitÂleri ve onlara komÅŸu orta boydaki zenginleri ile birlikte yaÅŸamaktadırlar. Çevrede iskân eden ama zenginlerin iÅŸlerini gören fakirler, köleler, cariyeler ile mevla'lar oturmaktadır. Åžehirden uzak mekân olan çölde ise, daha ağır ÅŸartlarda yaÅŸayan ve her zaman saldırılara uÄŸrayabilen bedeviler yerleÅŸik haldedir.
Mekke ve civarı yerleşim bölgesinde kültürel olarak; medeni yaşam tarzı ve özellikleri daha baskın ve yaygındır. Gece baskınlarıyla yapılan talancılık, adam kaçırma ve cinayet gibi tetikçilik işleri, sınır muhafızlığı ve rehberlik gibi normal işlerle şöhret olmuş bedevilik geleneği ve özelliğini sürdürenler ise, azınlıktadır.
Zengin olmak, servetin çokluğu ile övünmek ve yarışmak, birinci derecede önemli ve geçerli değerdir. Mekke'lilik gibi yerel aidiyet ve kimliklerin ötesinde, küresel değerleri benimseyen, uluslararası şöhrete ve ilişkilere de sahip zengin ve güçlü bir sınıf vardır. Bu grubun mekânları, eşyaları, çevresi ve çocukları, kadınları da seçkin, özellikli ve gururludur. Toplumda fakirler, yoksullar, yetimler, köleler, mekânları ve eşyaları ile ikinci sınıf vatandaştırlar ve bu sınıfa ait kadınlar, çocuklar da aşağılanır, değersiz sayılırlardı. Bu ikili sosyal yapının arasında, ikinci derecede zenginler ve orta boy kavimler bulunur. Mekânları ve eşyaları da kendilerine göredir. Bu grubun kadınları, çocukları da özellikli, gururlu ve saygındır.
Kureyş'liler ticarette ve dış ticarette de uzmandırlar. Zirai mahsullerden sınai ürünlere kadar bir çok alanda büyük ticari ilişkileri, ona uygun siyasi bağlantıları vardır. Yüksek ticaret hacimlerinin olduğu her yer gibi burada da faizcilik, tefecilik, sanat, eğlence ve fuhuş gibi sektörler de çok gelişkindir. Taif, Kureyşlilerin hem ziraat arazileri ve hem de işletmelerinin olduğu, yazlık tatillerinin de geçirildiği bir yerdir. Mekke'ye yakınlığı, önemli bir başka merkez olması, havası ve iklim güzelliği ile de bilinen Taif’te de, şöhretli tüccarlar ve liderler vardır.
Peygamberin amcası Abbas, çevrenin ve pazarın hem tefecilik hem de ÅŸarapçılıkta namlı lideri iken, Muaviye'nin babası Ebu Süfyan da aynı ÅŸekilde en büyük zeytin üreticisi ve tüccarı olarak namlıdır. Ticari ortaklık ve paylaşım o kadar geliÅŸkindir ki, bazen 5.000 deve kervanı emtia olarak yüklenmesi, karşılıklı ticari malları taşıyan filo gibi özelliÄŸi ile Gazze, Filistin, Åžam, Ankara, KayÂseÂri, Yemen, HabeÅŸistan, Irak, İran, Hindistan ve Çin gibi uluslararası pazarlara çıkarlardı.
Ticari ve insani muamelelerde uygulanan kurallar, haksız ve adaletsiz değerlere ve ölçülere göre yapılırdı. Hizmetlerini ve işlerini gördürdükleri yoksul ve aşağılanan sosyal gruplara iyi muamele yapılmaz, hakları gözetilmez, durumları ile de alay edilirdi. İnandıkları Allah'ları ve ikinci dereceden ilahları, onlardan zenginleri ve aristokratlarını görüp gözeten, üstünlüklerini onaylayan, imtiyazlarını ahirette de (varsa eğer) koruyacaktı.
2- KureyÅŸ, siyasi rekabet ve iktidar merkezi olarak da üç gruptur; HaÅŸim OÄŸulları ve müttefikleri (Abdu Menaf OÄŸulları, Esed OÄŸulları, Zühre OÄŸulÂları, Teym OÄŸulları, Haris Bin Fihre OÄŸulÂları), Umeyye OÄŸulları ve müttefikleri (Abdüd Dar OÄŸulları, Mahzum OÄŸulları, Cumah OÄŸulları, Adi OÄŸulları) ve tarafsız olanlar (Amir OÄŸulları, Muharip OÄŸulları)'dır. KureyÅŸ'i Mekke'de yerleÅŸik hale getiren, mevcut sosyal statülerini ve siyasi hiyerarÅŸilerini kurumlaÅŸtıran Kusay'ın ölümünden sonra, oÄŸullarından Abdüd Dar ile Abdü Menaf arasında baÅŸlayıp süre giden büyük çekiÅŸme ve siyasi rekabet, yukarıdaki bloklaÅŸmada belirleyici olmuÅŸtur. Peygamberin gününde bu rekabet, HaÂÅŸimi OÄŸullarından Ebu Talip ile Ümeyye OÄŸulÂlarından Ebu Süfyan arasında devam etmekteydi.
Siyasi rekabet ve çekişme, Kureyş'in kadınları arasında da vardır. Toplumsal ve siyasi blokların kadınları; birlikte savaşmaya, sonuna kadar müttefiklerine destek vermeye, erkeklerini yüreklendirmeye karar verip rekabete katıldılar, anlaşmalarını kutsallaştırmak ve topluca yemin etmek üzere Kabe'ye geldiler. Birinci bloğun kadınları, içinde gül suyu bulunan bir kaba ellerini sokarak yemin ettikleri için 'mutayyıbin' adını aldılar. Diğerleri aynı şekilde, içi kan dolu bir kaba ellerini batırarak yemin ettikleri için 'ahlaf' adını aldılar. Yani gül kokulu'lar ve kan içici'ler.
Kureyş'de bir iç savaşın çıkması demek, toplumun zayıflaması, güçlerinin parçalanması demekti. Bu durumda fırsat kollayan düşmanları tarafından şehir merkezinden atılmaları, Kabe'nin prestiji nedeniyle sahip oldukları avantajlardan yoksun kalmaları, çölde talana mahkum, sefalete ve her tür saldırıya açık hale gelmeleri demekti. Bir nevi toplumsal harakiri olurdu bu. Çünkü kendileri de benzer bir yolla Mekke'ye sahip olmuşlardı ve çöl şartlarını iyi biliyorlardı. Tarafsız kavimler, bu sebeple oluştu ve siyasi çekişmeler ne zaman iç savaşa dönüşecek olursa, onlar hemen devreye girerlerdi. Taraflar bu durumda hakeme giderler, sonuç aleyhlerinde olsa bile karara uyarlar ve nihayet birliklerinin bozulmaması için uzlaşma böylece sağlanmış olurdu.
Mekke sakinleri arasında var olan bu bloklaÅŸma ve siyasi rekabetin doÄŸru deÄŸerlendirilmesi, sonraki Müslümanlar ve bizler için oldukça önemÂlidir; bir taraftan risalet öncesi toplumun yapısal tahlili daha doÄŸru yapılmış, diÄŸer taraftan Mekki ayet ve surelerin anlam ve karşılığı daha isabetli okunmuÅŸ olur. Örnek olarak; hilafet sonrası geliÅŸen ve günümüzde bile hala etkisi süren siyasi olayların arka planında, bu yapının rolü olduÄŸu unutulmamalıdır. Yine risalet öncesi gerçekleÅŸen ve yaygın olarak yanlış bilinen ama aslında bambaÅŸka bir karşılığı olan Hılf-ul Fudul gibi meÅŸhur bir olay, yüz yıllar sonrasında, toplumsal plandaki iliÅŸkiler ve dengeler doÄŸru okunmadan 'insan hakları' savunuculuÄŸu gibi İslam'a tamamen aykırı örgütlenmelere yanlış referans olmuÅŸtur.
Keza, risalet davasının iç savaşa dönüşmemesi için Müslümanlara yapılan eziyet, işkence, kuşatma ve cinayetlerin bir denge gözetilerek yapılmasının sahici sebepleri bilinirse, benzer örnekliklerde benzer tecrübeler ortaya konulabilecektir. Örnek olarak; mücadelede sertlik ve şiddetten uzak yöntemle, neden meşru bir ortamın üretildiği ve sürdürüldüğü, Habeşistan hicreti, boykot, Taif ziyareti, eman meselesi gibi stratejik öneme sahip kararların ve olayların da bu bağlamda doğru anlaşılması demek, birçok çalışmaya ve topluma uyarlanabilir örneklik ve tecrübeler de demektir.
Kur'an bir hayat kitabı olarak görülmez ve ilk inzal edildiği toplumsal yapı doğru bilinmez, siyasi-sosyal tahliller de doğru yapılmazsa, toplumsal olaylar ve ilgili vahyi bildirimler, bağlamından kopuk algılanacak, buna karşılık ayetler sapkın tecrübelere yanlış referans olarak yorumlanabilecektir. Sonuçta kitlelerin ihtidası yerine saptırılmasının meşruiyet kaynağı da, böylesi yanlış algılara dayanacaktır.
Ayrıca, risalet süresi boyunca Peygamber (s)'ın siyasi stratejisini doÄŸru anlamak, rehberliÄŸi ve örnekliÄŸi bu bakımdan doÄŸru tespit etmek, toplumsal tahlilleri ve dengeleri, yapısal iliÅŸkileri ve tutumları da doÄŸru deÄŸerlendirmede, konunun önemi kendiliÄŸinden açığa çıkmaktadır. Dolayısı ile toplumsal her mücadelede ve evresinde, örnekliÄŸin ve rehberliÄŸin mücadele yöntemini, uyguladığı yol haritasını bulmak (sahih sünnet) için, MekÂke'deki bu yapının ve dengelerin doÄŸru tahlil edilmesiyle baÄŸlantısını görmek, önemine binaen kendiliÄŸinden açığa çıkacaktır.
Keza okunan Kur'an ayet ve surelerinin amacı, mesajları ile birlikte hükümleri, tavsiyeleri ve yasaklarının yaşanan her hayatla ve toplumla yöntemsel irtibatı daha meşru ve sahih olarak kurulacak, sahici Kur'an okumadan murad da böylece gerçekleşmiş olacaktır. Bu durumda Kur'an okuma faaliyetlerinin, yaşamdan, toplumsal işleyişten ve ilişkilerden kopuk kuru bir metin okuma faliyetine dönüşmesinden ve laboratuar çalışmalarına hapsolunmasından kurtulup, maksada uygun faaliyetlere dönüşmesi de sağlanmış olacaktır.
Bugün değişik coğrafyada ve benzer toplumsal yapılarda yaşayan Müslümanların, yanlış dini algılarına dayanan hatalı yorumlarındaki bir sürü kargaşa, farklılık ve kafa karışıklığının da, buradan hareketle ortadan kaldırılabilmesinin imkânlılığı ve benzersiz özelliği de, dikkate değer bulunmalıdır.
3- Mekke'de yerleşik olmak, Kureyş toplumundan olmak çok önemlidir. Onların sosyal statüleri, üstünlük iddiaları, imtiyazlı hak kabulleri ve tarihsel dayanakları bakımından 'atalar yolu' bağlantısı önemlidir, belirleyicidir. Şeref ve üstünlük ölçülerinde, kibirlilik ve mustağnilik gösterilerinde iddialarının temeli, atalarının inançları ve yolları ile doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle kabile asabiyesi ve statü türünden kuralları, bu asabiye ile meşruiyet kazanmaktadır.
Sayısal çokluk, güç, şeref, üstünlük, şöhret gibi en fazla itibar edilen değerler, kabile bağlarının yanında servetlerinin çokluğu ile de ölçülmektedir. Evlatların sayısal çokluğu ve kabilenin genişliği askeri güçlerini, servetin bolluğu da ekonomik güçlerini ifade etmektedir. Burada genel geçer değer yargıları da, toplumsal temellerinin bağlantısı ile sağlanmaktadır. (Her hangi bir ulus toplumun değerleri, yüceltilmiş ve kutsanmış sembolleri, vatandaşlık özel bağları, tarihleri ile övünmeleri ve üstün tuttukları kimlikleri, kıyaslama ile daha rahat anlaşılabilir) Kureyş'de başarılar, suçlar ve cezalar kolektiftir. Hürmet, izzet, kin, düşmanlık, kazanç, kayıp ve diyet tarzı önemli durumlar da kabileyedir, ortak bağlılığadır.
4- Dinleri ve kültürleri bakımından yapılarına gelince, Araplar çok tanrılı bir inanca mensupturlar. Çoğu kabilenin kendi özel putları olduğu gibi, bunların aynısından Kâbe'de de bulundurulurdu. İlahlar sıralamasında hiyerarşik bir diziliş vardır ve inandıkları Allah, tüm ilahların üstündedir. Ancak Allah'larının meleklerden kızları, putlardan yardımcıları vardı. O, kâinatı yaratıcı, insanları rızıklandırıcı, yağmuru yağdırıcı vs. kudrette iken her işe de karışmazdı. Ahiret inançları fludur, inanmayanları da vardır. Atalar yolu burada da önemlidir ve İbrahimi geleneğe bağlı olmaktan dolayı üstün ve doğru yolda olduklarını düşünürler.
Hac, namaz, kurban, ikram etme, faziletli davÂranma, haram aylara riayet etme gibi ibadetlere önem verirler, Kabe'ye hürmet ederlerdi. Hanifler olarak bilinen ayrı bir grup vardır ki, bunlar eski kitaplardan haberdardılar. Onlar ahirete inanırlar, toplumlarına marufu emreder, münkerden nehyederlerdi. Bu grup kendi içinde çeÅŸitlense de, sistematik tevhidi düşünüşü bilmezler ama bireysel bir kurtuluÅŸu tavsiye ederlerdi.
Çok tanrılı dinleri, aynı zamanda bireyselliÄŸi ve özgürlüklerini korumakta, teÅŸvik edicidir. GünÂlük iÅŸlerini, savaÅŸ-barış gibi büyük, ticaret-siyaset gibi kurucu, yönlendirici, kabile içi ve kabileler arası olaylar gibi topluluk iÅŸlerini ve iliÅŸkilerini, inandıkları dine, uydukları atalarının yoluna uygun yürütürlerdi. Yazılı olmayan ama uygulamada ciddiye alınan kurallara sahiptirler. BuraÂlarda liderlerinin aldıkları ortak kararları egemendir ve onların hükmüne boyun eÄŸilir.
Araplarda söz, söylem, şiir, ifade ve dil önemlidir. Kâhin, şair ve kabilenin şeyhi de dolayısı ile önemlidir. Kamuoyunu belirleyen, geçerli değerleri yayan, ayakta tutan, izzet ve şerefi, üstünlük ve zilleti belirleyen, dile getirenler, sözün sahipleridir. Kabile şeyhinin veya meşhurlarının sözü, şairin şiiri, kâhinin hükmü bu nedenle çok ititbarlı ve değerlidir. O söz ki değiştirir, aşağılar, üstün tutar, yıkar, yakar ve yeniden kurar. Bu sözün arkasında durulur ve yine bu sözün uğruna can verilir.
Bugün kamuoyu oluşturan her aracın ve özellikle iletişim aygıtlarının gücü hatırlandığında, esasta değişen bir şey yoktur. Geçerli reel değerleri, şöhretli yalancılara ve bilim adamlarına tekrar ettirerek söyletenler (Arapların ilahlarına denk düşerler), tasdik ettirenler, benzer işleri yapmaktadırlar. Öyle ya; bilimsel hakikatler putlaştırılınca, bilim adamları da put görevi üstleneceklerdir. Ulus toplumların yüceltilmiş değerlerinin cari olması, modern-çağdaş yaşam biçiminin mitleştirilmesi, bilimsel açıklamalarla teyid edilince, tek gerçek olarak dayatılması ve eleştirilememesinin ardında da, benzer işler ve ilişkiler yatar...
Özetle anlattığımız bu bölümde, risalet öncesi Hicaz civarı, Mekke ve orada yaşayan 7. yüzyıl Arap toplumunu, toplumun siyasi-sosyal-ekonomik ve kültürel yapısını ve işleyişini, ana hatları ile olsun hatırlatmaya çabaladık.
Bu toplum, son vahyin inzal edildiği ve son elçinin ilk göreve başladığı, 13 yıl boyunca da dine dayalı başka bir yaşam biçimi için örnek mücadelenin verildiği toplumdur. Kur'an’ın hacim (sahife) olarak üçte ikisinin burada nazil olması, kıssa, mesel ve geçmiş peygamber örnekliklerinden parçaların neredeyse tamamının yine burada bildirilmesi oldukça önemlidir.
Orada inzal edilen sureler ve ayetlerdeki izahlar, buyruklar ve tavsiyeler, geçmiÅŸ elçilerin hayatlarından anlatılan kesitler, son elçi ve arkadaÅŸlarını takviye edici, yol gösterici, onlara ufuk açıcı, teselli edici, ayaklarını sabitleyici özellikte olduÄŸu kadar, bütün bir dünya hayatının tüm toplumlarda benzer özelliklerini, yaÅŸantısını ve sonuçlarını da özetler mahiyettedir. Ayrıca bütün olarak MuÂhamÂmed (s)'in hayatı, geçmiÅŸin tümünü kuÅŸatıcı ve kapsayıcı özellikte ve niteliktedir.
Mekke toplumsal yapısı, kendilerinden sonra oluşmuş veya oluşacak tüm toplumsal yapılara bir örnek ortalaması özelliğindedir. Bütün peygamberlerin Mekke'leri, Kur'an’da sedece ilgili ve kesişen ortak taraflarının bildirilmiş olmasına rağmen, benzer özellikteki toplumlar olduğu hatırlanmalıdır. Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi çağda-coğrafyada yaşamış-yaşayacak olursa olsun, hangi dil-renk-etnisite özelliğini taşıyor bulunursa bulunsun, hangi siyasi rejimde, sosyal yapıda ve hangi ideolojik düşüncelerle şekilleniyor olursa olsunlar, Mekke toplumsal yapısının temelde benzerleri, türdeşleri olduğu görülebilmelidir.
Tek kişilik temsilci krallık ya da çok kişilerle temsil edilen cumhuriyet gibi rejimlerle yönetilen ülke ve topluluklardaki fark, esasta değil önemsiz ayrıntılardadır. Görme becerisi olup da görebilenlere, toplumsal tahlil yeteneği olup da çıkarım yapanlara ve dahi Kur'an’ı, murad-ı İlahiye'ye göre okuyup işin özünü kavrayan ve tabiidir ki sorumluluk almak isteyenlere, her şey gün gibi açıktır.
Son kitap Kur'an’ın inzal edilirken boşlukta ve karşılığı olmayan bir yaşama değil, bilakis örnekleri her zaman bulunabilecek yaşanan bir hayata ve hayatın içinden müdahale ederek, süreçle ve mücadele edenlerin ihtiyaçları oranında indirildi. Son elçi Muhammed (s)'in görev yaptığı Mekke toplumu her açıdan olduğu gibi bu bakımdan da önemlidir. Meselenin özü, doğru bir perspektif sahibi olmakta, sahih bir zihniyette ve sistematik tevhidi bir düşünüşte yatmaktadır.
Kur'an'ın doğru okunması ve anlaşılması, elçinin örnekliğinin ve rehberliğinin doğru bilinmesi; cahili her hayatın ve toplumun bütünsel bir İslami hayatla dönüştürülmesi, bu hedef doğrultusunda sahih bir hareketin gelişmesi ve nihayet bu uğurda gösterilen direnişin ahirette umulan nimete erişime umudu, Mekke toplumunun bu bakımdan da doğru tahlil edilmesi ile mümkündür. Kur'an'ın daha isabetli okunması ve anlaşılması da bununla imkânlı olmaktadır. Yeniden bir Kur'an toplumu, yeniden bir Kur'an nesli inşa edilecek ve içinde yaşanılan cahili toplumlar İslam'la değiştirilme hedefi güdülecekse, lazım şart olan yol haritası ve toplumsal-siyasi stratejinin çerçevesi de, aynı adresi göstermektedir.
Mekki sureleri bir de bu gözle okuduğumuzda, ayetleri bir de bu bakışla irdelediğimizde, anlatmaya çalıştığımız şeylerin açıklığa kavuşacağını ümit ederiz. Nihayetinde Kur'an'ın bir ayeti, bir suresi, anlayabilene bütününün bir özeti gibidir. Birbirini takip eden beyanlar, tek hakikatin uygulanabilir ayrıntılarından ibarettir.
Mekke’de Müslüman Olmak
Mekke, öteden beri bilinegelen ve sürekli üreÂtilerek yaygınlaÅŸtırılan gibi basit, ilkel, kabilevi özellikleri taşıyan, talan, hırsızlık, cinayet ve adam kaçırmayla geçinen, kan davaları ve bedevi özellikleri dolayısı ile sürekli savaÅŸan, siyasi nitelikli kuralları ve toplumsal kurumları geliÅŸmemiÅŸ toplumlardan bir toplum deÄŸildir. Bilakis Mekke toplumu, özellikleri olan, devlet ve medeniyet kurma niteliklerine sahip, bunu da mevcut yapısında gösteren özellikli bir toplumdur.
Döneminin bir İran'ı yahut Bizans'ı gibi kurumsal yapıları, muvazzaf ordusu ve yazılı kuralları olan bir toplum değildir ama kısa sürede onları mağlup ederek dönüştürebilecek ve kendi medeniyetini kurup yaygınlaştırabilecek kadar yetenekli, beceriklidir. O halde, onlar bir çok bakımdan gelişmiş, kuralları ve kurumsal değerleri içkin olan özellikli bir toplumdur. Dünya tarihinde böyle varlık gösterebilmiş sayılı toplumlardan da bir toplumdur ayrıca. Bu işi İslamlaştıktan sonra yapmış olmaları bir özelliktir ama başka bir şekilde de yapabileceklerini gösterir nitelikte oldukları da bir vaka'dır.
Geleneksel yahut modern olsun, cahiliye özellikleri taşıyan her toplum, Mekke toplumundaki benzer özelliklerle tahlil edilebilir, kıyaslanabilir. Mekke toplumunu ayakta tutan, birliklerini temin eden, kendilerini oluşturan yüksek ve ortak değerlerinin varlığı önemlidir. Toplumsal ilişkilerinde, güçlülük iddialarında, gelecek hayallerinde, kutladıkları müşterek sevinç ve hüzün günlerinde, toplumsal birlikleri ve ortaklıkları pekiştirilmiş, oturmuş dengeleri ile de sağlam bir bütün oldukları görülmektedir.
Kutsalları, sembolleri, saygı ile korudukları inançları ve itibar ettikleri değerlerinin yanında, kendilerini temsil edenlere karşı itaatkâr tutumları ve işlerini yürüten liderlerine bağlılıkları önemlidir. Ortak bir geleneğe, ortak bir asabiyeye, ortak bir toprağa ve yücelttikleri ortak bir geçmişe sahiptirler. Geleceklerini de ortaklaşa paylaşmaktadırlar. Her toplum gibi onlar da kendilerini üstün tuttukları özelliklere sahip, meziyetli ve becerikli niteliklerle donatılmış kahraman bir toplum olarak görmekteydiler...
Kureyş toplumu da kendilerini bir arada tutan "zorunlu" ve "gönüllü" olmak üzere iki temel ilkeye dayandırmaktaydı. Orada da zorunlu kurallara her fert katılmak zorunda (zecri) iken, gönüllü kurallar rızaya dayandığından hükümde ve uygulama da aynı şey beklenemezdi. Buna rağmen Kureyşlilik birliği ve bağlılığında, kahir ekseriyetin gönüllü katılımı da mevcuttu.
Aralarından biri Peygamber olarak görevlendirildiğinde, o güne kadar yolunda giden toplumsal işlerinin ve hayatlarının, artık önemli bir değişikliğe uğrayacağı belli olmuştu. Muhammed (s)'ın işe öncelikle, toplumu ayakta tutan temel ideolojilerini (din ve asabiye), kuruluş ilkelerini ve yapısal hiyerarşilerinin meşruiyetini eleştirerek başlaması, dikkate şayandır. Eski yapıyı ayakta tutucu veya tamir edici niyet ve söylemde değil, eski yapıyı kökten değiştirici ve yeni bir toplum inşa edici olarak ortaya çıkması da, keza dikkate değerdir. Belli olmuştu ki, hemşerileri Muhammed, topluma katılmayı değil, hasarlı yanlarını tamir etmeyi değil, tam aksine toplumun kurucu ve ayakta tutucu temellerine muhalefet ve yerine yeni bir toplum inşa ediciydi.
Peygamber, daha baÅŸlangıçta ve normal ÅŸartlarda topluma katılmayacağını, ortak deÄŸerlerinden esasa dair olanlarını reddederek ve bunu da aleni dillendirerek iÅŸe koyulmuÅŸtu. Artık söz Muhammed'e, vahye, ayetlere ve surelere aitti. Vahyi dillendiren ve arkasında duran MüslüÂmanÂlara aitti. İşte bu sözdü KureyÅŸ'i yıkacak, deÄŸiÅŸtirecek ve yeniden inÅŸa edecek olan. İşte bu sözün arkasında durulacak, bu söz uÄŸruna kelle verilecekti...
İşte böylece toplumu oluşturan zorunlu kurallar meşru direnişlerle yıkılacak, değiştirilecek, yok sayılacak ve nihayet gönüllü bağlılıkları da koparılacaktı. Bunun için güce, hazırlığa ve yeteneğe sahip olmadığı ama gerekli hazırlığın da bu yönde yapıldığı biliniyordu. Eleştiriler çok yönlü, muhalefet ciddiydi. Dolayısı ile Müslümanların zorunlu kuralları kopartanları olduğu gibi, izin alarak kopartamayanları da vardı. Rızaya dayanan gönüllü katılım durumuna ise, zaten iman etmekle baştan reddedildiği biliniyordu.
Her toplumda zora dayanan kurallara karşı durmak, açıklığa, meşruiyete, uzun vadeli hazırlıklara, sürekliliğe ve tutarlılığa bağlıdır. Bu bağlılık ilk elde kopartılacak bağlılık da değildir. Fakat rızaya dayanan gönüllü nedenler, yine her toplumda olduğu gibi; ortak dil, ortak tarih, ortak kültür, ortak inanç, ortak bir gelecek tasarımı, birlikte yaşama, iktisadi-sosyal ve siyasi etkinlikler, ortak merasimler, ortak evlilikler vs. gibi ortak eylemlilikler tarzı toplumsal katılımlar, ta işin başında da önemliydi. Her yerde ve her zaman işin bu kısmı, imani bir meseleye karşılık düştüğünden, Muhammed (s)'in ve arkadaşlarının bu gibi faaliyetlere itirazsız razı gelmesi zaten mümkün olamazdı. Öyle de olmadı zaten.
Muhammed (s)'in getirdiği yeni din; kendine has yeni bir yaşama biçimi, yeni değerlere göre yeni ilişkiler ve yeni bir toplum inşası öngörmekteydi. Allah'ın, kitabında ve Mekki surelerde ısrarla bildirdiği bu duruma yönelik beyanları ve hakikatleri özetleyecek olursak bu din;
A- İnsanların "yaratılışa dair" bildiklerini düzeltiyor, ezberlerini bozuyor yani deÄŸiÅŸtiriyordu; insan ve kâinatın, yerlerin ve göklerin ve içinde olan her ÅŸeyin yaratıcısı, yoktan var edicisi AlÂlah'dır. Bu Allah gören ve gözetendir, iÅŸiten ve duyandır, bilen ve karar verendir, güçlü ve muktedirdir... İnsan, çevresi ile beraber kendisinin de sahip olduÄŸu her ÅŸeyi Allah'a borçludur. O Allah ki, aynı zamanda tek İlah ve tek Rab'dir. Her ÅŸey ve herkes ona muhtaç, o ise hiç kimseye ve hiç bir ÅŸeye muhtaç deÄŸildir. O, hayata doÄŸrudan müdahale ediÂyor, her an bir yaratılışta bulunuyordu. YaraÂtılÂmış her varlığa nasıl davranılması gerektiÄŸi, onlarla nasıl iliÅŸki kurulacağı, nelere dikkat edileceÄŸi ve nelerden sakınılması gerektiÄŸini de size bu Allah bildirecek, nasıl olmanız ve nasıl yapmanız gerektiÄŸini de o, size hem öğretecek ve hem de gösterecektir.
Yaratan, yaşatan, rızıklandıran, işittiren, duyuran, güzel bir şekille şekillendiren, nimetlerle donatan, onurlandıran, süre veren, eşyaya ve kadere hükmeden ve nihayet öldüren de oydu. İşte Rab olan bu Allah, kıyameti ve yeniden dirilişi de gerçekleştirecek, herkesi hesaba çekecek ve nihayet insanları hak ettiği yere ebedi olarak yerleştirecekti. Allah, aynı zamanda İlah da olduğu için ona kulluk etmeli, onu dinlemeli, ona sığınmalı, ondan istemeli ve ondan sakınmalısınız. Külli şey'in kadir olan da oydu, külli şey'in hâkim olan da o.
B- "Hayatın anlamı"nı değiştirecek, yeni bir anlam kazandıracaktır. Bu hayat sınanmak için yaratılmış, ona göre düzelenmiş ve imtihan edilecek olanlar uygun yeteneklerle donatılmıştı. Öyleyse bu dünya hayatını, toplumsal yaşamı Allah'ın kurallarına göre düzenlemeli, topluluklar arası ilişkilerinizi onun buyruklarına göre ayarlamalısınız. Tıpkı kâinattaki varlıkların bir ve aynı düzende oldukları, görevlerini eksiksiz yaptıkları ve ona teslim oldukları gibi.
C- Başıboş, amaçsız, sorumsuz ve hedefsiz olduğunu sanan insanoğlu, artık hayatına bir ‘değer katma’lıydı. Yapıp ettikleri her şey de hayır-şer, iyi-kötü gibi genel bir ölçüyü gözetmeli, bu ölçüyü koyma hakkı da Allah'a tanınmalıydı. Kullar yaşantısında bu ölçülere riayet etmelidir. Çünkü iyilik ve kötülüğün de bir bedeli, karşılığı vardır ve kesinlikle biliniz ki bir gün bu hesap muhakkak görülecektir. Bu bedeli ve karşılığı da insan kendisi tercih etmektedir.
D- Hakikatin ve "bilginin kaynağı" vahiydir. VaÂhiy'in bildirdiÄŸi dışında baÅŸka bir hakikat yoktur. Öyleyse ona teslim olun, onu size bildiren ve öğretene itaat edin. Size, sizden birini elçi olarak yollayan Allah, nasıl yapmanız gerektiÄŸini de size onunla gösterecektir. Sizden öncekilerin ne yaptıklarını ve nasıl karşılandıklarını da size hatırlatacaktır. O halde Allah'ın sözü haktır ve sizler de ona kulak veriniz.
Muhammed (s), bu hakikatler ışığında her şeyden önce bütünsel bir kavrayışı ve sistematik bir düşünüşü öğretiyor, buna uygun da bir dönüşümü teklif ediyordu. Tüm öğreti ve talep, temel ilke dediğimiz; evren ve hayat'a dair hakikat'in bilgisidir. Yaratılış, hayat ve ahiret bu hakikatin temelidir. Varlıklarla olan ilişkilerle ilgili yükümlülükler ve sorumluluklar da, o hakikate göre düzenlenmelidir.
Mekke'de Müslüman olmak demek; mevcut hakikat kabulleri ve dayanağının, önceden üstün tutulan ilkelerin en başta değiştirilmesi, yeni ilkelerle donanım demekti. Bu aynı zamanda filozofik bir değişimi, imanı bir dönüşümü, mutmain bir kararlılığı ifade ediyordu. Çetin ve zorlu olan bu değişim ve kabuldür. Bir kez bu değişimi ve dönüşümü gerçekleştiren insan, yani mümin olup teslim olan bir kul, artık başka bir şey olamazdı. İşte bu iş kolay bir iş, bu değişim kolay bir değişim değildir. Hayati bir karardır; bizzat bir tercihtir, zorlu bir süreç ister ve mutlaka sonuçları vardır. Bunun için ciddi bir çaba gösterilir ve karşılığı olan bedeli de ödenir. Bu bedeli ödeyenlerin imanı kıymetlidir, anlamlıdır ve geçerlidir.
Mekke'de hiç bir mümin, kolayına, hemencecik mümin olmamıştır. Zihniyetini değiştirmek, gönlünü mutmain kılmak, niyetini ıslah etmek ve hayatını yeniden düzenlemek gibi çok önemli bir değişim sürecini tek tek ve bizzat yaşamışlardır. Bunun, öylesine yapılmış bir eylem olmadığını, kolayına ve ucuzundan bir değişime karşılık düşmediğini, Muhammed'i örnekliği önünde ve hazırdan bulsa da birden teslim olmadığını, kendi değişimini gerçekleştirenlerin ilerleyen süreçlerde her şeye rağmen geriye dönmediğinden, pişmanlık duymadığından ve hayatı pahasına uzlaşmadığından da anlıyoruz. Orada değişen ve yeni dine göre şeklillenenler, 'anam babam sana feda olsun ey Muhammed' derken şaka yapmıyor, romantik sloganlar atmıyorlardı.
Mekke'de müslüman olmak; esaslı değişimden sonra hayata, beklentilere, kar'a ve zarar'a, dostluğa ve düşmanlığa, evliliğe ve evlatlara, akrabaya ve topluma, servete ve güçlülüğe artık bir başka bakmaktı. Onların, hayatındaki her şeyin anlamı değişiyor, hayatı değişiyor, davranışlar, beklentiler ve hedefler, bu tercihler pahasına farklılaşıyordu.
O gün Müslüman olmak, Muhammed'i tasdik etmek, çokları için doğrudan ölümü göze almaktı. Mekke'de Müslüman olan kimileri de başka şeyler yapıyordu. Servetinden, dostlarından, kavim-kabile bağlarından, şeref-üstünlük iddialarından, aşkından-sevdasından, velhasıl o güne kadar yolunda giden işlerinden ve hayatından kopuyor, onun yerine yepyeni bir hayata ve topluma, sıradan birisi gibi giriyordu. Dahası işkenceyi, dışlanmayı, horlanmayı, aşağılanmayı, ticareten iflası, eşlerinden ve dostlarından soyutlanmayı ve alaya alınmayı bile göze alıyordu.
Mekke'de Müslüman olmak, her şeyden evvel 'vela ve beraa' bağının değiştirilmesi, nefsinde ve hayatında 'tezekki'nin gerçekleşmesi, malını ve hayatını gaybi bildirime göre adaması, hatta ailesi ve kavmini karşısına alması demekti ki, bu işler kolayına bir tercih olmayacaktır. Kureyş toplumunun topyekun karşıya alınması, her türlü kötü muamele ve aşağılanmaya rağmen sadece sabredilmesi, bir işaretle her şeyin terk edilip başka diyarlara göç edilmesi demekti. Velhasıl sonu belli olmayan bir iddiaya kalkışmak ve tabiri cazise iyi kötü kurulu bir düzeni bozup sonu belli olmayan bir maceraya girmekti!
Ve Mekke'de Müslüman olmak; sıradan bir insan olarak sıradan işlerle uğraşarak sıradanlaşmaktan çıkıp, halife olduğunu hatırlamak, kendinin farkında olmak, Rabbinin büyüklüğünü tanımak, büyük bir değişim yaşayarak büyük bir sevdaya, büyük bir davaya sahip olmak demekti... (Bugün kalabalıkların arasında Müslüman olanlar, olduğunu sananlar, kolayına Müslümandırlar. Önlerinde buldukları İslam'a, hazırdan kondukları İslam'a tabidirler. Müslümanlıkları bir değişimin sonucu, bir çabanın, bir gayretin, bir emeğin ve uğraşının sonucu değil ve dolayısı ile bir şeye karşılık da değildir. O nedenle kolayına tartışıyor, kolayına uzlaşıyor, kolayına karıştırıyor, kolayına vaz geçiyor ve kolayına terk ediyor. Kolay elde ettiği dininden, kolayına da ayrılıyor. Tıpkı elçinin dostları olan ilklerin ardından gelenlerin çoklarının yaptıkları gibi...)
Muhammed (s), hemşerilerinin üstün tutup değer verdiği ve kutsadığı varlıklara, değerlerine ve her şeylerini borçlu oldukları dini iddialarına ve bütünlüklerini sağlayan asabiyelerine gerçekte karşı çıkar ve yeni bir değerler silsilesi çerçevesinde yeni bir insan tipi ve toplumsal yapı önerirken, gerçekten de çok zor bir görevi (belini kıran) yüklenmiş olmaktaydı. Bir tek Allah'a güvenmek, bir tek ona dayanmak ama herkesi ve her şeyi karşıya almayı, ölümü bile aratacak dışlanmayı, terslenmeyi ve yalnız kalmayı göze almak, söylediklerinde ısrarcı olmak ve uzlaşmamak, kelimelerle anlatılabilecek bir iş değildir ama, bir ahlak ve bir teslimiyet gerçeği ve tecrübesidir...
Mekke'lilerin toplumsal temel dayanaklarını oluşturan iddialarından bir kısmının açıkça çürütülmesine bir kaç örnekle değinebiliriz;
a- 'İbrahim Peygamber, müşriklerden değildi...' Sizler, inandığını iddia eden ey Mekke'liler, yalancısınız ve pislik müşriklersiniz!
b- 'Ataları bir ÅŸey bilmiyor olsalar da mı...' SizÂler ve atalarınız hiç bir ÅŸey bilmiyor, boÅŸ yere inatlaşıyorsıunuz. İddialarınızın altı boÅŸtur. AtaÂlaÂrıÂnız cehennemdedir, sizler de cehenneme atılacak, orada ebedi azapla azaplandırılacaksınız.
c- 'Allah'ın nimetlerini sizler mi paylaştırıyorsunuz...' Allah kime neyi takdir ederse, ona o ulaşır. Her nimet sahibi, bir gün ondan hesaba çekilecektir. Öyleyse bu konularda çekişmeyin.
d- 'Onların şehirlerde dolaşması seni aldatmasın...' Çok övündüğünüz ve üstünlük tasladığınız zenginliğiniz ve iktidarınız, sizi cehenneme atılmaktan kurtarmayacak ve ziyan edeceksiniz.
e- 'Ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlerin aleyhine bir yol vardır...' Zalimler cehennem de çetin bir azapla karşılık bulacaklarken, inanmış, teslim olmuş ve arınmışlara, Allah bu dünyada da bir kurtuluş yolu gösterecektir.
f- 'Hayır o, hiç rabbine dönmeyeceğini sanmıştı...' Süreniz dolunca geri dönecek ve yaptıklarınızın karşılığını elbette göreceksiniz. Katımızda umduğunuzu bulamayacak, inkârcılığınızın bedelini sürekli ve alçaltıcı bir azapla kuşatılarak göreceksiniz.
g- 'O gün ne mal ve ne evlat fayda verir...' Övünüp durduğunuz, müstağnilik ettiğiniz dayanaklarınız tamamen boşluktadır. Onlar size hiç bir fayda sağlamayacak ve perişan olacaksınız.
h- 'KeÅŸke bilselerdi... Biz Müslümanları, o gün günahkarlar gibi tutar mıyız hiç?...' AÅŸağılayıp durduÄŸunuz Müslümanlar elbette nimetlere kavuÅŸacaklardır. Size düşen sadece kör piÅŸmanlık olaÂrak kalacaktır.
ı- 'Bir zaman gelir ki kafirler, keÅŸke MüsÂlüÂman olsaydık diye arzu ederler...' İnkâr edip durduÄŸunuz gün gelip çattığında kaçacak delik arayacak, yaptıklarınızdan dolayı çok piÅŸman olacaksınız ama nafile. Artık burdan geri dönüş yoktur.
i- 'Sonra baktı, sonra suratını astı, kaÅŸlarını çaÂttı, sonra arkasını döndü, böbürlendi: Bu dedi, rivayet edlip öğretilen bir büyüden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Bu sadece bir insan sözüdür.' Hem Allah'ın nimetleri ile kibirlenecek, servetine ve evlatlarına güveneceksin, hem de hakikat'e sırt döneceksin. Biz bekleyeceÄŸiz, sen de bekle, kaçamayacağın gün gelecektir...' Nihayet bütün dünyanın ortalama büÂtün büyüklenenleri, azgınlar, tuÄŸyan edenleri, küfredenleri, imanlarına ÅŸirk karıştıranları, varlıkları ile kibirlenenleri ve ey yalanlayanlar ve ey müstaÄŸniler, sizler bekleyin. Biz de sabırla bekliyoruz. Süreniz dolduÄŸunda, sıranız geldiÄŸinde kaçacağınız hiç bir yer yok ve övünüp durduÄŸunuz deÄŸerleriniz ve varlıklarınız size hiç bir fayda saÄŸlamayacak...
Bu dünyada inanmayan, inancına şüphe karıştıran herkes görevini yapıyor, inancının gereÄŸini iÅŸliyor. Ayetlerde bahsedilen bir avuç MüsÂlüÂmanlar da görevini yapıyorlardı. Bahsedilen ayetler de Müslümanların çok az oldukları, güçlerinin kötülükleri defetmeye yetmediÄŸi ama tartışmadan ve ayrışmadan da kaçmadığı zamanları ifade etmektedir.
Ayetler de bunu gösteriyor ama aynı ayetler baÄŸlantılarında baÅŸka bir ÅŸeyi de gösteriyor; ey inanÂmış ve teslim olmuÅŸ kul, sen de sorumluluklarını hatırla, beÅŸeri mücadeleni ver, bunlara karşı hazırlıklarına bak, müstakim duruÅŸunu sabitle ve sabret. Ayetlerden kolaycılığı, kulların yapması gereken iÅŸleri de Allah'a havale etmeyi çıkartmayalım! İnandığını söyleyen ama gereÄŸini de yapmayanların, Allah (haÅŸa) hizmetçisi deÄŸildir!
Sen de Allah'a sığın ve ona yönel ama onların iddialarına da karşı dur, hak ettikleri cevabı ver. Uyar onları, küçümse inatçıları, aşağıla Allah'a meydan okuyanları ama sakın onlara benzeyerek, onlardan olarak, onlarla olarak yapma bunu...
İmanını ve teslimiyetini ucuza kullanma, müşÂrikler ve tuÄŸyan edenlerle birlik olma, uzlaÅŸma; diren, uygun olan neyse karşılık ver, sabırla ve inatla devam et ve sen de, evet sen de bekle. TakaÂtin yetmiyor, teselli de arıyorsan eÄŸer, bunalmışsan ÅŸayet, bak o zaman sen gibilere, kitap da ne de çok hatırlatılıyor, deÄŸil mi?
Makaleyi PaylaÅŸ
| Yorumlar |
|










Kürşad Bey, çok güzel bir konuya&...
sayın ,m. ali durmuş bey ,gülen ha...
"Bugünün müstekbir kâfirleri,...
Selam a. sayin site yöneticileri der...
Selamunaleykum; İktibas dergisi ve ...