Müslümanlar, nerede olursa olsun konuşmalara değil, yapılanlara, uygulamalara bakmalıdırlar. Bugün, egemenlik ve tahakküm uygulamalarıyla, diğer ulusların çıkarlarının gözetilmesi söylemleri arasında derin uçurumlar olduğunu hatırlamak gerekiyor. Irkçı ve ideolojik tarih, her yerde farklı unsurları susturmak, etkisiz hale getirmek için ahlaksızca sömürülüyor. Modernliklerin çok yönlü bir üretkenlik yeteneğine sahip olduğunu görebiliyoruz. Bu üretkenlik yapıcı üretkenlikten çok yıkıcı, yok edici, yabancılaştırıcı, bayağılaştırıcı bir üretkenlik olarak somutlaşıyor. Ahlaka, erdeme, vicdana, merhamete, adalete ihtiyaç duymayan bir akılcılık, yalnızca yıkıcılığa, yok ediciliğe hizmet ediyor. Otoriter bürokrasiler de, ahlaka ihtiyaç duymadıkları için, her toplumda onarılması mümkün bulunmayan gerilimlere, tahribata neden oluyor. Bürokratik akılcılıklar, toplumsal hassasiyet biçimlerini anlamaya elverişli değil. Irkçı bir uygarlık "modernlik ve ilerleme” adına Batılı olmayan dünyayı yıkıma uğratmak için, akıldışı, ahlakdışı bütün yol ve yöntemleri kullanıyor. Sefahat düşkünlüğünü, hedonizmi modernlik sayan bir kültür nedeniyle, ahlakın, bilgeliğin ve erdemin kalbi olan kültürler seslerini yükseltemiyor, her toplumda hedonist kesimlerin sesleri daha da gür çıkıyor. Modernitenin himayesi bütün kötülüklere cesaret veriyor.
Bizler, Müslümanlar olarak daha çok geçmişle ilgilendiğimiz, geçmişte yoğunlaştığımız için, maalesef yeni bir zamanı, yeni bir düşünce hareketini, yeni bir entelektüel hareketi başlatamıyoruz. Geçmişi, statükoyu devam ettirmekten yana olduğumuz için yeni bir başlangıç yapma ihtiyacı duymuyoruz. Taklit'i bir geleneğe dönüştüren bütün toplumlar, düşünme ve anlama yeteneklerini bütünüyle yitiriyor. Bugün, tarihin dışında yaşadığımız için, tarihi etkileyebilecek, tarihin içerisinde konuşulacak, tarihin gündemini altüst edebilecek şeyler üretemiyoruz. Kamusal alanla ilişkisi ve iddiaları olmayan, önerileri olmayan, kişisel vicdan alanıyla sınırlı bir din ve siyaset algısına mahkûm ediliyoruz. Aziz İslam’ın, dinin gerekleriyle, siyasetin gereklerini birleştirerek, bütünleştirerek tarihe girdiğini, tarihi dönüştürdüğünü unutuyoruz.
Hareketli toplumlarda değişim daha kolay gerçekleşirken, durağan/statükocu toplumlarda değişim hem büyük sorunlar doğuruyor, hem de ciddi sarsıntılara neden oluyor. Statükocu toplumlar, ideolojik soyutlamalarla ırkçı soyutlamalarla kolaylıkla kontrol edilebiliyor. Türkiye’de yaşandığı üzere, resmi ideolojinin büyüsüne kapılmış bürokratik zihniyet, topluma yenilenme fırsatı vermiyor. İdeolojik gerçekliklerin baskısı, yoğunluğu, manipülasyonu sebebiyle, hakiki gerçekliklerle buluşamıyoruz. İdeolojik skolastisizm, bütün gerçeklikleri bastırabiliyor, çarpıtabiliyor. Entelektüel yetersizlik, kültürel/fikri yetersizlik, cesaretsizlik gibi nedenlerle, gerçeklik ile ideolojiler arasındaki derin karşıtlıklar giderilemiyor. Resmi ideolojiyi siyasetin temeli sayan bir fanatizm ve ideolojik taşlaşma her tür açılımı engelliyor. Resmi ideolojinin eğitim hayatı üzerindeki tekeli sebebiyle pragmatik ve materyalist nesiller yetişiyor. Batı dünyasının evrensel değerler ürettiği safsatasını ileri sürenlere, Batı'nın evrensel tahakküm ve sömürü adına, evrensel sorunlar, sarsıntılar, acılar, trajediler ürettiğini hatırlatmak gerekir. Gerçekliğin ideolojik amaçlarla, ırkçı amaçlarla, ekonomik amaçlarla saptırılmasına kayıtsız kalamayız. İdeolojik kategoriler, ırkçı kategoriler, insanlığın temiz fıtratını bozuyor, kirletiyor. Hangi gerekçeyle olursa olsun tahakküm etme ihtiraslarıyla, evrensel insanlık değerleri birbirleriyle bağdaştırılamaz.
Uzaklıkları ortadan kaldıran, olayların, gelişmelerin anında yankılandığı, sınırsız ufukların açıldığı bir dünyada/zamanda, ideolojik/ırkçı/mezhepçi tek boyutluluk mazur görülebilir bir durum değildir. Bugünün gerçekliği, eleştirel bir dikkatle dünya ölçeğinde çok kolay bir biçimde takip edilebilir hale gelmiştir. Dünyayı kendi doğrularımızdan, kendi tarzımızdan ibaret sayamayız. Dünyayı/hayatı kendi doğrularımızdan ibaret saydığımızda, kendimizi her tür ilişkiden soyutlayarak yalnızlığı seçmiş oluruz. Küreselleşme karşısında yerel aidiyet biçimlerine tutunmak, hiç bir zaman çözüm olmayacak. Toplumsal konformizm her duruma boyun eğmeyi telkin ediyor. Her duruma boyun eğen bir bünye kişiliksizleşiyor. Statükolara bağımlılık, insanın/toplumun bütün melekelerinin güçsüzleşmesine, etkisizleşmesine neden oluyor. Bir sorumluluk ve eylem bilincine sahip olmayan bireyler ve toplumlar, pasif unsurlar halinde yalnızca mucizevî çözümler bekliyor, mehdi bekliyor ve hep bekliyor.
Düşüncesiz iyimserliklere, hak edilmemiş umutlara kesinlikle yaslanmamalıyız.
Hangi ideolojiye, hangi düşünceye, hangi inanca sahip olursa olsun, bir toplum, herhangi bir lideri ve liderin görüşlerini putlaştırdığında, mutlaklaştırdığında hiç bir alanda hiç bir gelişme kaydedemez. "Hepimiz bu dünyaya mahkûmuz, başka bir dünya, başka yöntemler, başka kavram ve kurumlar mümkün değil" yaklaşımı çaresizlikten, teslimiyetçilikten, korkaklıktan, güçsüzlükten, statükoculuktan kaynaklanan hastalıklı bir yaklaşımdır. Devrimci yöntemlerin imkânsızlığını ve liberal egemenliğin sonsuzluğunu gururla ilan eden Batı dünyası, İran İslam Devrimiyle birlikte bu tez’in şok edici geçersizliğini görmüş ve yaşamıştır. Modernite nasıl bir "devrim" ise, İran İslam Devrimi de, moderniteye İslam’ın çok çarpıcı bir yanıtıdır. Bilinçli bir halkın sesi ve iradesi İran'da, çok güçlü bir monarşiyi ortadan kaldırmıştır.
Bizler, Müslümanlar olarak, günümüz dünyasında İslam toplumlarının ahlaki ve siyasi vicdanını temsil edecek, her tür bencilliği dışlayan, kuşatıcı bir dil ve hareket oluşturmak durumundayız. Toplumlarımız bilinçsizliklerin neden olduğu derin çelişkiler içerisindedir. Geçmişte olduğu gibi bugün de, bütün insanlığı etkileyen evrensel değerler üretebiliriz. Küresel yankıları olabilecek bir dil oluşturabilir, küresel etkiler uyandırabilecek kadrolar yetiştirebiliriz. İdeolojik emperyalizm karşısında bugün olduğu gibi zelil konumlara mahkûm oluşumuz, gerçek anlamda, bilinçli ve samimi bir imana sahip olamayışımızdan kaynaklanıyor. Bugünün dünyası ve tarihi içerisindeki konumumuzu içtenlikle sorgulamaya, karşı karşıya bulunduğumuz seküler meydan okumalarla yüzleşmeye cesaret etmeliyiz. İdeolojik olarak kategorize edilen bir dünyada yaşıyoruz. Kimlik mücadeleleri her durumda "ötekiler" oluşturuyor, "ötekiler" üreten bir dünyada gerilimlerin ve çatışmaların hiç bitmeyeceğini anlamak gerekiyor. İdeolojik, ırkçı, mezhepçi karşıtlıklar, ortak insani değerler etrafında bütünleşme ve dayanışma imkânlarını ortadan kaldırıyor. İdeolojik ve ırkçı yaklaşımlar ortak insanlık değerleri inancını ve fikrini reddediyor. İdeolojik ve ırkçı karşıtlıklara dayalı bir dünyada yaşadığımız için, nükleer silahlar İsrail'in elinde olunca iyi; İran'ın elinde olunca çok kötü sayılabiliyor.
İdeolojik ve ırkçı fanatizm her ülkede ve bütün dünyada bütün kültürel hassasiyetleri, kültürel birikimi, kültürel nitelikleri, bilgelikleri birer birer yok ediyor, hayatın her alanında korkunç bir ahlakî dejenerasyona yol açıyor. Günümüzün barbar dünyasında kültürel hassasiyetlerin, niteliklerin, inceliklerin ve her türlü bilgeliğin titizlikle korunması gerekiyor. Günümüzde küreselleşme, neo-liberalizmin uluslararası ifadesi olarak her toplumda etkili oluyor. Bu durum piyasanın tahakkümü altında, her alanda finans hareketlerine öncelik tanıyan, finansı rakipsiz kılan bir dünya oluşturuyor. Batı kültürü ve ideolojisi aracılığıyla neoliberal değerler bütün toplumlara dayatılıyor. Neoliberal değerlerle baskılanan toplumlar, her tür bayağılaşmaya, kültürsüzlüğe, hayâsızlığa açık hale geliyor. Modalar tarafından yönetilen kesimler, düşünmeye ihtiyaç duymuyor, sorgulamaya ihtiyaç duymuyor, hiç bir zaman tercihlerinin bilincine varamıyor, bütün tercihleri; moda/reklam aracılığıyla kabul eden kesimler yalnızca taklit ediyor. Kültürel kimliği olmayan, kültürel sömürge olma durumunu edilgin bir şekilde kabul eden kesimler Amerikanlaşmanın büyüsüne kapılarak, Amerikan hayat tarzını "çağdaş yaşam" olarak takdis ediyor. Türkiye’de yaşandığı üzere "çağdaş yaşam" ideolojik klişeler içerisine hapsedilmiş bulunuyor.
İdeolojik emperyalizme maruz kalan ve algısal hasarlar yaşayan topluluklar, kullandığımız kavramların, içerisinde üretildikleri bağlamları dikkate almıyor, kullanılan kavramları kendi özgün bağlamlarına yerleştirme ihtiyacı duymuyor, bütün kavramlar ideolojik amaçlarla sorumsuzca tüketiliyor. Çok özel tarihsel, kültürel, dini bir bağlama ait olan "laiklik" kavramını çok farklı bir dünyaya, çok farklı kültürel temelleri olan İslam toplumlarına uyarlamaya çalışmanın çarpıklığı düşünülmüyor. İdeolojik emperyalizme karşı bir direniş bilinci ve kültürü oluşturabilmek için, hayatı/dünyayı/tarihi yeni kavramsal çerçeveler temelinde yeniden düşünmek, inşa etmek gerekiyor. Modern bütün kavramların bir egemenlik ve tahakküm aracına dönüştürülmüş olması kabul edilemez. Egemenlik ve tahakküm aracına dönüştürülen kavramlar Batı ile İslam toplumları arasında sürekli bir gerilim/gerginlik konusu oluyor. Modern kavramlar bir egemenlik ve tahakküm aracına dönüştürülünce, modernlik bir barbarlık biçiminde somutlaşıyor. Kültürlerarası ilişkiler için, kültürlerin birbirlerine karşı saygılı olmaları icap eder. Bizler, Müslümanlar olarak, çok uluslu, çok kültürlü devletlerin/imparatorlukların varisleriyiz. Bu miras bize, farklıların bir arada barış içerisinde nasıl yaşadığını öğretiyor.
Geçmişte gerçekleştirdiğimiz pek çok olumlu örneği bugün güncelleştiremiyoruz. Geçmişe dönük şimdiler yaşıyoruz. İçerisinde bulunduğumuz, yaşadığımız, tehditlerine maruz kaldığımız tarihsel bağlama gereği gibi yanıtlar vermemiz gerekirken, bu sorumluluğu yerine getirmiyoruz. Müslümanlar olarak karşı karşıya bulunduğumuz fiilî tarihsel durumla ilgili olarak hayati kararlar almamız, tavırlar geliştirmemiz, eylem üretmemiz gerekirken, İslami konular etrafında soyut tartışmalar yapıyoruz. İlahî Vahiy karşısında sorumluluğumuz, İlahi vahiy karşısında sınırlarımız olduğunu öğrenmekle başlar. Sınırlarımızın farkında olmak demek, kulluğumuzun bilincinde olmak demektir. Kendi eylemlerimizin bilincinde olduğumuzda, eylemlerimizin bir anlamı ve işlevi olur. Statüko istediği için, gelenekler ve alışkanlıklar gereği tekrar ettiğimiz davranışların bir bilince ve anlama ihtiyacı yoktur. Statükolara ve alışkanlıklara mahkûm olmak, zihni anlamda da, fiziki anlamda da eylemsizliği seçmek demektir. İslami mücadele/İslami çaba/İslami hizmet tarihin ilahi ölçüler ve hakikatler doğrultusunda biçimlendirilmesi mücadelesi, çabasıdır. Statükocu bir zihniyet hiç bir şekilde, tarihin gidişine müdahale etme ihtiyacı duymaz. Statükoların mutlaklaştırıldığı toplumlarda, herhangi bir alanda ihtiyaç duyulduğu halde, yeni bir üretim yapılamaz.
Herhangi bir alanda yeni bir üretim yapılabilmesi için, yeni bir düşünce/fikir iklimi-akımı-hareketi oluşturmak lazımdır. Burada sözünü ettiğimiz yenilik, yenilik saplantısı, yenilik çılgınlığı ya da yenilik açgözlülüğü adına bir yenilik değildir, şiddetle ihtiyaç duyduğumuz bir yeniliktir. Değişime açık kültürlerde her şey kökten tartışılabilirken, statükocu kültürlerde hiç bir şey tartışma konusu yapılamıyor. Teslimiyetçi, kararsız, statükocu, direniş kültürüne ve bilincine yabancı korkak bir zihniyetle hiç bir köklü dönüşümün sağlanamayacağını bilmek gerekiyor. İslami kesimlerde tartışmaya cesaret edemeyeceğimiz ciddi sorunlar yaşanıyor. İslami ilgi özel hayatın sınırları içerisinde yaşatıldığı takdirde meşru görülüyor. İslami camia, tükenişleri, kısa süreli ilgiler ve heyecanları, geçici canlanmaları, yenilgileri birlikte yaşıyor, küresel sistemin aziz İslam’ı itibarsızlaştırma girişimleri/uygulamaları karşısında derin bir sessizlik içerisinde bulunan, her durumu "hoşgörü" ile karşılayan kimi cemaatler, küresel sistemle mutabakatı seçerek kendisini meşrulaştırıyor. İslami kesimlerde yaşanan dönüşüm, temel tevhidi ilkelere, ümmet ilkelerine yabancılaşma biçiminde somutlaşıyor. Her şeyi bildikleri, bütün soruları yanıtladıkları düşünülen, tabu haline getirilen, dokunulmaz kılınan, her tür eleştiriden muaf tutulan, kendi yorumlarını cemaate dayatan cemaat liderlerinin mutabakatçı tutumları sebebiyle sözünü ettiğimiz yabancılaşmalar maalesef gündeme getirilmiyor, getirilemiyor.
İslami bütünlüğün, tevhidi bütünlüğün tutarlı temsilcileri değiliz, bunun için kendimizi yeniden tanımlamaya ihtiyacımız var. Kendimizi yeniden tanımlayabilmek için entelektüel anlamda özgürleşmemiz gerekiyor.
İslam toplumları, Müslüman bireyleri nesne, Müslüman otoriteleri özne olarak kabul eden, nesneleri bilmekten ve eylemde bulunmaktan aciz varlıklar olarak düşünen bir geleneğin baskısı altındadır. Gelenek, otoriteleri mutlaklaştırınca, yenilenmeye ihtiyaç duyulmuyor. Bu gelenek sebebiyle nesneleştirilen, düşünmekten, araştırmaktan, tefekkür ve taakkul etmekten alıkonulan Müslüman bireyler, kitleler halinde düşünsel intiharları seçiyor.
Makaleyi Paylaş
| Yorumlar |
|









Kürşad Bey, çok güzel bir konuya&...
sayın ,m. ali durmuş bey ,gülen ha...
"Bugünün müstekbir kâfirleri,...
Selam a. sayin site yöneticileri der...
Selamunaleykum; İktibas dergisi ve ...