Tezkiye, ze-kâ fiilinden türemiştir. “Ze-kâ” sözcük olarak temizlik, paklık, arıtıp büyütmek anlamında nemâ, feyiz ve bereket anlamına gelmektedir. Zekkâ fiili, anlam olarak “temizledi, arıttı” demektir. “Zekât” sözcüğü de bu kökten gelmektedir. Allah’ın fazlalaştırıp artırdığı maldan ihtiyaç sahiplerine verilen zekât, malın temizlenmesi, arındırılması demektir.
Kur’an’da, insanın kendisini arındırması, temizlemesi tezkiye; malını arındırıp temizlemesi ise zekât olarak anılmaktadır. Birçok ayette namazın ve zekâtın birlikte anılması da bunu göstermektedir.
Gerek bu dünyada izzetli, şerefli ve mü’mine yaraşır niteliklere sahip olmak ve gerekse ahirette bağışlanma ve kurtuluşu hak etmek, ancak arınmayı amaç edinmekle mümkündür. Bu da insana yön veren iman, bilgi, akıl gibi değerlerin Kur'an’ın kılavuzluğuna tabi olmasıyla elde edilebilir.
Nefsin tezkiyesi bağlamında tasavvufun tanımladığı “nefs” ile Kur’an’ın tanımladığı “nefs” aynı nefs değildir. Tasavvuf’un tanımladığı nefs, insanın içinde şahsına ait, ama şahsından ayrı manevi bir varlıktır. Kur’an’da sözü edilen nefs ise insanın kendisidir. Kur’an’da nefs ve beden ikilemi yoktur. İnsan, kendisini insan yapan her şeyi ile bir bütündür. Nefsin arındırılması ve temizlenmesinden söz eden ayetler, aklıyla, kalbiyle, ruhuyla, benliğiyle bir bütün olarak insanın kendisinden söz etmektedir. “Benliğini arındıran gerçekten kurtulmuştur” (91/Şems-9); “Allah dilediğini aklar” (4/Nisa-49); Melek: “Ben, yalnızca sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbimin bir elçisiyim” (19/Meryem-19); “Benliğini arındıran, kurtuluşa gerçekten ermiştir.” (87/A’la-14) gibi ve benzeri ayetlerin tamamında nefisten kast edilen şey insanın şahsıdır, yani kendisidir. Kur’an’a göre kurtuluş, -tasavvufun tanımı olan- sadece insanın içindeki manevi varlık olan nefsi değil, tümüyle insanın kendisini/benliğini küfürden/nankörlükten arındırmasıyla mümkündür.
Tezkiyenin tanımını hiçbir sözcük, “tezkiye Kur'an’ı ahlak edinmektir” cümlesi kadar kapsayıcı ve güzel tanımlayamaz. Bu aynı zamanda Kur’an’ın deyimi ile dini ve kulluğu Allah’a has kılmak anlamına da gelmektedir.
Allah’ın emri olarak öngörülen ve yapmakla mükellef olduğumuz -yaygın tanımıyla İbadet olarak adlandırılan- bütün vecibelerin anlamı ve önemi, arınmayı gerçekleştirmelerindeki rollerinden kaynaklanmaktadır. Zira ibadet arınmayı sağlayan önemli araçlardandır.
Nefsin insanın içindeki düşman, tezkiyenin de o düşmanı ıslah etmek olarak tanımlanması anlayışı, insanın kendisini, kendisinin düşmanı olarak görmesine neden olmaktadır. Bu anlayış insanı, içindeki amansız düşmanı yok edebilmek için yaşamı boyunca kendisiyle savaşmak zorunda bırakmıştır. İnsanın kendisiyle giriştiği bu mücadele onun yaradılışına ait “fıtri/doğal” yapısını bozmuştur. Öyle ki “dışarıdaki en korkunç ve güçlü düşmandan daha korkunç olan nefs”e karşı yapılacak mücadeleyi “büyük cihad”, düşmanla meydanlarda çarpışmayı “küçük cihad” olarak gören bu anlayışın mensubu, varlığının amacını kendisiyle savaşmak olarak gördüğünden, kişiliğinin ifrat ve tefrit ikilemi arasında dengesiz, sakat, hasta ve sorunlu bir kişilik oluşmasına neden olmaktadır.
Kur’an, insanın kendisini/nefsini tezkiye etmesini, onun Allah’ın buyruklarına bağlı olarak yaşamaya özen göstermesine, iman ve salih amel bütünlüğünü korumaya gayret etmesine, şeytana ve her türlü fitneye karşı Allah’a sığınmasına bağlamaktadır.
Yaradılışı/fıtri yapısı itibariyle insan biyolojik, psikolojik, sosyolojik vs. ihtiyaçları olan bir varlıktır. Bu ihtiyaçların bir kısmından mahrum edilmek tezkiye etmek değil, o yapıyı bozmak demektir. Önemli olan bu ihtiyaçların doğru şekilde karşılanmasıdır. Mahrumiyet fazilet değil, bir noksanlıktır. “Eksiklik” ise “tam” gibi değildir. İnsanı, doğuştan muhtaç olduğu, yani Allah’ın yaradılışına koyduğu özellikler gereği ihtiyaç duyduğu şeyden mahrum etmek, nefsi tezkiye etmek değil, Allah’ın helal kıldığını haram kılmaktır. Allah’ın haram kıldığını helal kılmak nasıl küfürse, helal kıldığını haram kılmak da öylesine küfürdür.
İnsan iyilik ve kötülük yapma iradesine sahip bir varlıktır. İnsanın bu durumunu Kur’an “insanın sınavı” olarak tanımlamaktadır. İnsanın iyiye yönelmesi kendisini tezkiye etmesi, kötüye yönelmesi ise kendisini kirletmesidir. Bu durum Kur’an’ın deyimi ile “eşref-i mahlûk” olmak ya da “belhum edal” olmaktır. Yani en şerefli varlık veya en aşağılık varlık olmaktır. Tezkiye, helal ve mübah olan şeylerden uzak durmakla değil, haram ve mekruh olan şeylerden uzak durmakla mümkündür.
Tezkiyeyi sağlamada zikrin çok büyük önemi vardır. Ancak bu zikir geleneğin ve tasavvufun kast ettiği zikir değildir. Zikir, Allah’ı sürekli anımsamaktır. Bu, kişiyi şeytana karşı korumada en önemli kalkandır. İnsanın her zaman ve zeminde nerde olursa olsun, ne yaparsa yapsın Allah’ın kendisini gördüğünü ve yaptığı her şeyden haberdar olduğunu sürekli aklında bulundurması yani Allah’ı sürekli hatırlaması/zikretmesi onu sürekli kötülükten uzak tutmaya, doğru davranmaya ve iyilik yapmaya yönlendirecektir. Diğer bir deyimle kişide tezkiyenin gerçekleşmesini sağlayacaktır.
Nefsin tezkiyesi nefsi “aşağılamakla” değil onu yüceltmekle gerçekleşir. Zira Kur'an’a göre nefs insanın kendisidir. Kur’an bizden nefsimizi yüceltmemizi istemektedir: “Ant olsun nefse ve onu biçimlendirene; ona fücurunu da takvasını da ilham etti; onu tezkiye eden muhakkak kurtuldu: onu kirletip örtense muhakkak kaybetti.” (91/Şems-7-10). Nefsi yüceltmek Kur’an ve Sünnet’e tabi olmakla mümkün olur. Kur’an ve Sünnet’ten ayrılan da nefsini alçaltmış olur.
Bu bağlamda nefsini hor ve hakir gören, onu aşağılayan ve takva adına ona hakaret eden bir kimse aslında kendisine hakaret etmiş sayılır. Allah Doğruluğun ve Sapkınlığın yollarını göstermiştir. Tezkiye olmak isteyen kimse nefsini aşağılamayı bırakır, Allah’ın gösterdiği yoldan yürümeye çalışır. Allah kuluna hidayetin de sapkınlığın da yollarını açıkça göstermiştir. Seçim insana aittir. Kur’an, insanın nefsine zulmetmesini kınamaktadır. Zira nefse zulmetmek demek haktan ayrılmak, günah ve kötülük işlemek demektir.
“Mücrimler (günahları kendilerini kuşatanlar) için cehennem; salih amel/iyi işler yaparak kendilerini tezkiye edenler için cennet vardır.” (20/Taha-74-76).
Kur’an’a tabi olunmadan, Allah’ın buyruklarını yerine getirmeden, bir kimsenin iyilerden olduğunu, kalbinin temiz oluğunu iddia etmesinin hiçbir geçerliliği yoktur. Zira tezkiye/temizlik, ancak Allah’ın buyruklarını yerine getirmenin bir sonucudur.
Nefsin tezkiyesi için öngörülen dini(!) ritüellerin büyük bir çoğunluğu uydurmadır. Önce nefs denen bir düşman icat edilmiş, sonra da o düşmanla savaşmak adına Allah’ın helal kıldığı nimetlerin birçoğu kötü görülmüş ve haram sayılmıştır. Zulme rıza takva sayılmış, hayatın tamamını kuşatması gereken İslam, sadece belli alanlara indirgenmiştir. Kur’an’ın cahiliye olarak nitelendirdiği inanç ve anlayış; fetihlerle beraber daha sonra Müslüman olanların aracılığıyla isim değiştirerek Müslümanların inanç ve anlayışlarında yer almaya başlamıştır. Özellikle Türklerin Şamanizm, İranlıların Zerdüşt ve Mani inançları, Hinduların Budizm ve Brahmanizm dinleri, Yunan ve Roma inanç ve felsefeleri ve İsrailiyyata ait birçok unsur nefs tezkiyesi adı altında Müslümanların inancına sızmıştır. İslam’ın şirk ve küfür olarak nitelendirdiği birçok şey, din adına kutsanarak yeniden Müslümanların inancında ve yaşantısında yer almıştır.
Tezkiye kavramı bağlamında nefsin sürekli kötülüğü emrettiğine dair belge olarak ileri sürülen birçok ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerin içinde, üzerinde en çok durulan Yusuf suresinin 53. ayetine, Kur’an çevirilerinde genellikle şu şekilde anlam verilmektedir: “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü nefs daima kötülüğü emreder”. Ayete böyle anlam verildiği zaman, “nefs” sözcüğüyle insanın kendisini kast eden diğer yüzlerce ayetle bu ayet arasında farklı/çelişkili bir anlam söz konusu olmaktadır. Ve bizim baştan beri “nefsten kasıt insanın kendisidir” şeklindeki tanımlamamız da bir şekilde anlam kaybına uğramaktadır. “Nefs insanın kendisidir” şeklindeki anlamdan başka nefsin başka anlamları da olabilir. Her sözcüğün birincil, ikincil… anlamı olabileceği gibi. Ancak kavramsal olarak, birincil anlam olarak ve Kur’an’ın öne çıkardığı anlam olarak nefis sözcüğü insanın kendisi anlamını karşılamaktadır. Bu tanım çerçevesinde yaradılışı itibariyle insanın iyi ve kötü olanı yapma, tercih etme iradesine sahip olarak yaratıldığından yalnızca kötü olanı değil iyiyi de tercih etme isteğinde bulunabilir. Böyle olunca da “nefsin daima kötülüğü emrettiği” tanımı yanlıştır. Çünkü nefis iyi olanı da isteyecek şekilde yaratılmıştır. Diğer bir deyimle nefs kötülüğü emrettiği gibi iyiliği de emredebilir. Bu ayetin çevirisinin yanlış yapılmış olması böyle bir yanlış anlaşılmaya neden olmaktadır. Söz konusu ayette nefsin kötülüğü emrettiğini söyleyen kimse Hz. Yusuf değildir. Yani Yusuf suresi 52. ve 53. ayetlerde konuşan Hz. Yusuf değildir, vezirin hanımıdır. Vezirin hanımı, kendisini temize çıkarmak istemediğini, Yusuf’a sahip olma arzusunun masumca bir arzu olduğu iddiasında olmadığını ve o kötülüğü işlemesini kendisinin ısrarla emrettiğini” söylemektedir. Zira bu tartışma yapıldığında Hz. Yusuf halen zindandadır. Bu tartışma üzerine (54. ayette de ifade edildiği üzere) Kral, Hz. Yusuf’u yanına çağırmaktadır.
Allah insanı yaratıp biçimlendirmiş ve ona takvayı ve fücûru ilham etmiştir. (91/Şems-8). Fücûr takvanın zıddıdır. Haktan saparak kötülük ve isyana düşmektir. Fücûr kötülük, takva da ondan korunmadır. Bu ayette de görüldüğü üzere insanda/nefste her iki haslet de yer almaktadır. Bu insanın iki şey arasında seçim yapma hakkına sahip olduğunu göstermektedir. Fücûruna tabi olan kimse nefsini kirletmektedir, takvasına tabi olan kimse ise kendisini/nefsini tezkiye etmektedir. Rabbimiz kuluna “iki yolu da göstermiştir” (90/Beled-10) Biri şer olan kötülük, diğeri de hayır olan takva. Takvayı ve Fücûru insana ilham eden Allah bu ilhamla aynı zamanda iyinin ve kötünün ne olduğunun bilgisini de vermiş olduğunu söylemektedir. İşte bu bilgi doğrultusunda hareket etmeyi tercih etmek ve bu uğurda gayret göstermek insanın kendisini tezkiye etmesi; hevasına tabi olarak bu bilgiyi dışlaması ise nefsini kirletmesidir. Kur’an’ın deyimi ile nefsine zulmetmesidir.
Her şeyin zıddıyla var olduğu ve anlam bulduğu gerçeğinden hareketle tezkiyenin zıddının dikkate alınmasında yarar vardır. Tezkiyenin zıddı, tedsiyedir. “Tedsiye ‘devs’ten türemiştir. Devs, bir şeyin gelişip büyümeyerek bodur kalması ve gizlenmesi anlamına gelmektedir. Bundan türetilen tedsiye de bir kimseyi hile ile ayartıp fesada düşürmek manasına gelir. Dess ve dessise, bir şeyi bir şeyin altına gömüp gizlemek ve toprağa gömmek manasına gelir. Bizim desise tabirimizin aslı dessise mastarıdır. Desise hiçbir ilaçla giderilemeyen koltuk kokusuna, casusa ve küle gömülüp kebap olmuş ete denir. Dessas da bir tür pis ve kötü yılana denir. İşte tedsis ve tedsiye bu manalarla ilgili olarak bir şeyi iyice gömmek ve hile yapmak, bir şeyi hile ile bozup fenalaştırmak ve iyice örtüp gizlemeyi, gömmeyi ifade eder.
Mü’minlerin vasıfları ile ilgili ayetlere bakıldığında tezkiyenin nasıl yapılması gerektiği ayrıntılı bir şekilde görülmektedir. Tezkiyenin gerçekleşmesi için öncelikle dinin ve kulluğun Allah’a has kılınması gerekmektedir. Dürüst olmak, kimseye haksızlık yapmamak, her türlü haksızlığa karşı koymak, yardımsever olmak; adil, merhametli, faziletli, sabırlı, mütevazı ve şahsiyetli olmak; farz ibadetlerde hassasiyet sahibi olmak; haramlardan uzak durmak, yalnızca helal olanı seçmek; zandan uzak durmak, iyiliği tavsiye edip, kötülükten sakındırmak, cömert olmak, kardeşliğe ve dayanışmaya önem vermek, sevgisinde ve nefretinde Allah için olmak, sözünde durmak ve emanete ihanet etmemek gibi hususlar her mü’minin kendisini tezkiye etmesi için üzerinde önemle durması gereken hususlardır.
Özet olarak tezkiye, insan zihninin ve kalbinin küfürden ve şirkten arınması, sahih bir İslam inancının zihinde ve kalpte yer alması ve bunun salih bir amele dönüşmesidir.
Makaleyi Paylaş
| Yorumlar |
|









Kürşad Bey, çok güzel bir konuya&...
sayın ,m. ali durmuş bey ,gülen ha...
"Bugünün müstekbir kâfirleri,...
Selam a. sayin site yöneticileri der...
Selamunaleykum; İktibas dergisi ve ...