Äktibas Dergisi Web SayfasÄna Hoşgeldiniz

Kur'an'ın Çelişkisizliği, Hz. Yusuf'a Secde, Zülkarneyn

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfEn iyi 

kuran2MUHARREM ŞENER / İZMİR

SORU 1: Kur’an okurken  bazı ifadeler kafamıza takılmaktadır. Bunların nasıl anlaşılacağı noktasındaki düşüncelerimizi sizlerle paylaşarak doğru bir anlayışa sahip olmak istiyoruz.

Rabbimizin indirdiği Kuran’da çelişkili ayet olmadığına göre  Nisa 78. ayetin son kısmı ile 79. Ayetin ilk kısmını nasıl anlamalıyız?

CEVAP: Kur’an’ın mesajının doğru anlaşılması için öncelikle her ayeti bulunduğu bağlamda değerlendirmemiz gerekir. Sonra da onu Kuran’ın bütünlüğü içinde  anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmalıyız. Söy­le­nenle neyin kastedildiğine ulaşmanın yolu Kur’an’ın anlam bütünlüğüne riayetle mümkündür. Mevzu bahis olan ayetleri birlikte okuyarak üzerinde düşünmeye çalışalım:

“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa ‘Bu Allah'tan’ derler; başlarına bir kötülük gelince de ‘Bu senden’ derler. ‘Hepsi Allah'tandır’ de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!”

“Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter.” (4/78-79) buyurulan bu ifadelerde herhangi bir tezat söz konusu değildir. Sorunuzda sizin de teslim ettiğiniz gibi Allah’ın kitabında asla bir çelişki yoktur.

“Onlar hâlâ Kur'ân'ı gereği gibi düşünüp anlamaya çalışmazlar mı? Eğer o Allah'tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı mutlaka onda birçok çelişkiler bulurlardı.” (4/82)

Birinci ayette ifade edilen “Hepsi Allah’tandır” hükmü, İslam’ın genel anlayışını yansıtmaktadır. Bu dünya görüşün de  her şey Allah’tandır. Allah istemedikçe  bir yaprak yerini terk etmez. Kime neyin isabet edeceğini takdir eden O’dur. Bu nedenle kendilerine peygamber gönderilen toplumun Elçi’yi kabul etmedikleri için Allah’ın başlarına getirdiği felaketlerin sorumlusu veya sebebi Peygamber değildir. Esas sebep kendi isyan ve tuğyanlarıdır. Allah onlara bunu akledip ıslah olmaları için vermiştir.

“Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, onun halkını - yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.” (7/94) ayeti bunu ifade etmektedir.

İkinci ayette dile getirilen  olay aslında birinci ayetin ifade ettiği mesajda da bulunmaktadır. İnkar edenlerin başlarına gelen felaketler, onların isyanları sebebiyle (7/94) verilmiştir. Burada  olayların sebep- sonuç ilişkisine vurgu yapılarak “başına gelen kötülük nefsindendir”  buyuruluyor. Allah’ın eşyaya vermiş olduğu özellikler ve onları tabi kıldığı kanunlar her zaman hükmünü icra eder. (Ancak Allah’ın mucize olarak dilediği zaman bu yasaları durdurması müstesna )  Ateşin yakması, bıçağın kesmesi, insanın dilediğini tercih etmesi ve yapması gibi. Bunun sonucu olarak insan kendini ateşe atarsa yanar.  Sebep sonuç ilişkisinde sebeplere tevessül eden sonuca ulaşır. Yanmayı isteyen insanın kendisi olması nedeniyle başına gelen bu olaydan  sorumludur. Yine bu olayda da  ateşe yakma, insana yanma özelliğini veren  Allah Teala’dır. Yani genel değerlendirmede bu da Allah’tandır.

İrademiz olmadan da başımıza bir takım musibetler gelebilir. Bunların başımıza gelmiş olması bizatihi kötülük olarak değerlendirilmemesi gerekmektedir. Onun hayra veya şerre dönüşmesi bizim ona vereceğimiz tepkinin sonucunda ortaya çıkacaktır. Sabırla karşılanan bir musibet bizim için hayır olurken; şükrü eda edilmeyen bir nimette bizim felaketimiz olabilmektedir. Bunun amacı insanı imtihan etmektir.

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden  azaltmakla  deneriz. Sabre­denleri müjdele!” (2/155)

“Savaş, hoşunuza gitmediği halde size farz kılındı. İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin için hayırdır. İhti­mal ki sevdiğiniz bir şey sizin için şerdir. Neyin hayır neyin şer olduğunu Allah bilir siz bilemezsiniz.” (2/216)

SORU 2:  Ali İmran 144 ve 145 ile  Muham­med 32. ayetlerde “...Allah’a hiçbir şeyle zarar veremezler...”  Tevbe 39. ayet ve  Hud 57. ayetlerinde de keza “...O’na hiçbir zarar veremezler...” kısmı dikkate alınırsa  Ahzab 57. ayetindeki “...Allah’ı incitenler...” kısmını nasıl anlamalıyız?

CEVAP: Sorunuzda bahsettiğiniz ayetlerde ve daha nice ayetlerde Allah, fayda ve zarar gibi  yaratılmışların özelliklerinden beri olduğunu bildirmektedir. Tüm insanlar gece gündüz ibadet etseler Allah’a zerre kadar  fayda veremedikleri gibi, yine insanların  tamamı Al­lah’a isyan etseler zerre kadar zarar veremezler. Allah, her­hangi bir sebeple zarar görmekten, sıkıntıya düşmekten, eziyete maruz kalmaktan beridir.

Burada ifade edilen “Allah’ı incitme” ifadesi Allah için mecazen kullanılmaktadır. Resul için ise hakiki anlamındadır. Peygamber de olsa insandır. İnsanın etkilendiği her şey onu da etkileyecektir. Nitekim devamındaki ayette bu konu dile getirilmiştir:

“Mümin erkekleri ve mümin kadınları yapmadıkları bir şeyden dolayı incitenler,  doğrusu bir iftirayı ve apaçık bir günahı yüklenmişlerdir.” (33/58)

Bu şekilde ifade edilmiş olması “Allah doğrusunu bilir kaydıyla” Elçiye yapılan eziyetin Allah katında ne büyük bir azaba müstahak olduğunu  anlatmak içindir.    Aynen: “Kim peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, biz seni onlara bekçi olarak göndermedik.” (4/80) ayetinde ifade edildiği gibi.  Bunun şöyle ifade edilmesi de doğrudur: Kim peygambere isyan ederse  Allah’a isyan etmiş olur. İşte bu manada “Kim de  Peygambere eziyet ederse Allah’a eziyet etmiş gibi olur.” anlamındadır. Yoksa hiç kimse Allah’a eziyet edecek gücün sahibi  olmadığı gibi, Allah Teala da eziyet ile incitilmekten beri ve münezzehtir.

SORU 3: Yusuf 100. ayetin ilk kısmındaki “...ve yere kapanarak O’na secde ettiler ve dedi ki...” kısmındaki “secde” kelimesi Yusuf (as) yönelik saygı veya selâm manasında mı yoksa Yusuf’un (as) önünde hepsinin yere kapanarak Allah’a secde ettiklerini mi anlatmaktadır?

CEVAP: Bu konunun anlaşılması için işin ta başına dönmek gerekmektedir. Surenin dördüncü ayetinde bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır:

“Yusuf babasına: ‘Babacığım! Rüyamda onbir yıldız, güneş ve ayın bana secde ettiklerini gördüm’ demişti.” (12/4)

Bundan sonra cereyan eden bir dizi olayların ardından finale geliniyor ve tam bu rüyanın gerçekleştiği sahnede Yusuf, ebeveynini ve kardeşlerini mısır’a getirtiyor. Olayın bu kısmını Kur’an şöyle anlatıyor:

“Ana ve babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için (ona kavuştukları için) secdeye kapandılar. (Yusuf) dedi ki: Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Doğrusu Rabbim bana (çok şey) lütfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lütfedicidir. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.” (12/100)

Olayın zahirinden anlaşılan aynen rüyada gördüğü gibi anne-baba ve kardeşlerinin secde etmiş olduklarıdır. Bu konuda değişik yorumların yapılmış olduğu bir vakıadır. Hatta bunu Meleklerin Adem (as)’a yapmış oldukları secdeyle (2/34)  bağdaştırarak  aynen bunun gibidir diye  de değerlendirmişlerdir. Biz bu konunun aklı selim ile değerlendirilmesini istiyoruz. Burada geçen secde fiili birincisinde Allah’ın iki elçisi Yakub ve Yusuf (as) ile kardeşleri arasında cereyan ederken; ikincisinde de İlahi emirle  Melekler ile Adem (as) arasında geçmektedir. Aynı zamanda bunları bize nakleden Allah Teala’dır. Yapılan eylemde bir yanlışlık olsa idi, elbette Allah bunu bütün açıklığı ile ortaya koyardı. İblis’in secdeden imtina etmesini ortaya koyduğu gibi. Böyle bir durumdan bahsedilmediğine göre  yapılanda bir yanlışlık yoktur. Bundan eminiz. O zaman yanlışlık bizim zihnimizde oluşan anlayıştadır. Sanki bu secdenin  kulun ibadet için Allah’a yaptığı secde gibi algılanıyor olmasıdır. Böyle bir şeyi ne Meleklerin, ne de Ya­kub (as) ve Ehli Beyt’inin yapmasını düşünmek müm­­kün değildir. Her iki olayda da  bu kulların  kendilerinden üstün kılınmış olduğunu kabul etmek anlamında yapılan bir davranıştır. Bunu böyle görmek mümkün olduğu gibi, bu mutlu sonu kendilerine nasibeden Al­lah’a  Yusuf (as)’ın  huzurunda yapılmış bir secde olarak görmekte mümkündür. Her halükarda yapılan eylemin yanlışlığının vurgulanmamış olması  eylemde bir yanlışlık olmadığının delilidir. Bizim için ise, Fatiha suresindeki “İyya ke na’büdü ve iyya ke nestaiyn” = “Sadece sana kulluk eder sadece senden yardım isteriz” ilkesiyle hareket etmemiz gerekmektedir. Demokra­sinin “nimetlerinden” istifade etmek isteyen bir takım “Müslümanlar” Peygamberimizin Medine Vesikası’nı, Ta­if dönüşü Eman  istemesini kendileri için delil gös­ter­meleri gibi, bunu da  birilerinin önünde eğilmeye ge­rekçe olarak göstermeye kalkışmasınlar. Allah’tan baş­kasına böyle bir eylemde bulunmak her yönüyle batıldır. Hak bütün ayrıntılarıyla apaçık ortadadır.

SORU 4: Kuran’da geçen “âlem” kelimesini “insan, kâinat veya her şey” manalarından hangisi ile anlamalıyız?

CEVAP: Bu kelime Bismillah deyip  Kur’an’ı okumaya  başladığımızda,  ilk suresinin ilk ayetinde “Rabbil alemiyn”  Alemlerin Rabbi şeklinde geçmektedir ve bu ifade bir çok defa aynı şekilde tekrarlanmaktadır. Allah’ın Rab’lık sıfatıyla bütün yaratılmışları: Terbiye eden, tesviye edip düzenleyen  tertip edip biçimlendiren, nizama ve düzene koyan ve ila ahir tüm yaratılmışların tabi olacağı genel geçer yasaları koyandır. Bu nedenle Kur’an’da  “alem” kelimesini ‘yaratılmış olan her şey’ anlamında almanın  daha doğru olacağını düşünüyoruz. Bu kelimeyle ifade edilene,  sadece akıl sahibi olanları dahil edersek; geri kalan eşyanın Rabbi kimdir di­ye bir soru akla gelecektir?  Bu ise mümkün değildir. Allah her şeyin Rabbidir. Yaratılan her şey  yaratana karşı bir mükellefiyetin sahibidir. Bununla ilgili şöyle buyurulmaktadır:

“Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gi­bi bir ümmettir.  Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bı­rakma­dık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rabbinin huzuruna getirilecektir.” (6/38)

“(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukardan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.” (2/74) ayetlerinde ifade edildiği gibi tüm eşya yaratanının farkındadır. Ve O, bütün yaratılmışların Rabbidir. Bu nedenle “âlem” kelimesiyle kasdedilenin bildiğimiz ve bilmediğimiz, gördüğümüz ve göremediğimiz ne kadar yaratılmış varsa hepsini kapsamaktadır.

SORU 5: Kehf 83 ve 86. ayetlerde “Zilkar­neyn” ve “Zelkarneyn” olarak farklı yazılması sıfatın ayet­te geliş tarzı ile mi alâkalıdır?

CEVAP: Bu konu, gramerle / dil bilgisi kurallarıyla ilgilidir. Zilkarney şeklinde  okunduğu 18/83. ayette bu kelime Türkçe’de ki ifade edilen dolaylı tümleç konumundadır. Ve almış olduğu hareke değişikliği bundandır. “Zelkarneyn  şeklinde okunduğu 18/86. ayette ise bu kelime münada yani nida edilen/ çağrılan durumundadır ve izafet terkibi olduğu için de mensubdur. Yani  böyle hareke almıştır. Bir kelimenin  cümlede bulunduğu konuma göre aldığı hareke değişir. Burada da zülkarneyn kelimesi değişik ayetlerde bulunduğu duruma göre (fail, mefül, münada vb. gibi) hareke alacaktır. Değişik şekilde ifade edilmesinin sebebi budur.

SORU 6: Kuran metninde  kimi surede yedi kimi surede altı ve bazılarında ise beş adetten bir adede kadar kırk iki surede yüzden fazla  yerde geçen “Rabbehum, Rabbihim, Rabbuhum veya Rabbiha”  kelimeleri meal ve tefsirlerin çoğunda “Rableri” olarak manalandırılmış olup Rab olan Allah “Tek” olduğuna göre böyle çeviri tıpkı “ilâh­lar” kelimesi gibi anlaşılmaya sebep olmaz mı? Me­al ve tefsirlerde bu kelimelerin yerine “onların Rabbi” şeklinde tekil olarak yazmak daha uygun değil mi? Ya da bu kelimeyi nasıl anlamalıyız?

CEVAP: Yine bu, kelimenin cümle içindeki durumuyla alakalı bir durumdan kaynaklanmaktadır. Rab kelimesinin sonuna gelmiş olan zamirlerle de ilgilidir. “Rableri” şeklindeki manalandırma ise tercümeyi yapan  veya meallendirmeyi yapan kimsenin dil konusundaki becerisi ile alakalıdır. Şahısların çoğul, Rab kelimesinin ise tekil olarak ifade edilmesi gerekir.. “On­ların rabbi” şeklindeki ifade elbette daha doğru bir ifade biçimidir.

SORU 7:  Hicr 29 ve  Sad 72. ayetler ile  En­bi­ya 91. ayetindeki “ruhundan üfleme” tabiri Al­lah’ın kullarını yarattıktan sonra “ilâhi vahiylerini iletmesi” şeklinde anlaşılabilir mi?

CEVAP: İlk iki surede geçen 15/29, 38/72. ayetlerin siyak ve sibakıyla bakıldığında insanın ilk yaratılışı ile alakalı olduğu görülecektir.

“Hani Rabbin meleklere demişti ki: Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım. Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!” (15/28-29)

“Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp, ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!” (38/71-72)

Enbiya suresinde bahsedilen olay da bunun bir benzeri olarak zikredilmektedir. Çünkü İsa (as)’ın durumu da Adem (as)’ın durumuna benzetilmişti:

“Sana okuduğumuz bunlar, ayetlerden ve hikmet dolu Kuran'dandır. Allah'ın katında İsa'nın durumu kendisini topraktan yaratıp sonra ol demesiyle olmuş olan Adem'in durumu gibidir. Gerçek Rabbindendir, o halde şüphelenenlerden olma.” (3/58-60)

Elbette bu benzetme yaratılışları yönüyle  yapılan bir benzetmedir. Tıpkı Adem(as)’ı anne ve babasız topraktan yarattığı gibi İsa (as)’ı da babasız sadece bakire Meryem’den yarattığı vurgulanmaktadır. Bu nedenle buradaki “üflemeyi” vahiy olarak yani ümmete tebliğ etmek için gönderilen vahiy şeklinde anlamaya  bir işaret yoktur. Olay bütün açıklığı ile meydandadır. Meryem validemize  İsa (as)’ın ruhunu / onu meydana getirecek canlılığı üfledik demektir.

Konu vahiy olunca Kur’an’da  “üfleme” tabiri değil, genelde vahyetmek, ilham etmek, okumak, indirmek kelimeleriyle ifade edilmektedir.  Allah Kur’an’ da ki her kelimeyi özenle seçmiştir. Bu nedenle ruh ile üflemek kelimelerinin bir benzerliği vardır. Her ikisinin rengini ve biçimini  bizzat göremezsiniz fakat varlığını icraatıyla hissedersiniz. İnsana üflenilen ruhun da insanı canlandıran, vücuda hareket veren canlılık olduğunu düşünüyoruz. Onun yokluğu ise canlılığın sona erdirilmesi demektir ki, bu da  ölüm olmaktadır.

Ayrıca her yaratılan sevki tabii denilen, hayvan ve insanda ortak olan özelliklerin dışında  Allah’ın vahyine muhatap değildir. Sadece insanlar arasından seçilmiş olan elçileri ile insanlara vahyedilmektedir.

“Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakîmdir.” (42/51) ayetiyle de tescillemektedir. Bu nedenle her insana vahyedildiğini düşünmek mümkün gözükmemektedir.  Bize gayb olan bu gibi konularda gaybın sahibinin anlattığı kadarıyla yetinip orada durmanın daha doğru olduğuna inanıyoruz.



Makaleyi Paylaş

Yorumlar
Ara
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir!

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 

ÜYE İSTATİSTİĞİ

Bütün Üyeler : 92
En Son Üye : aykut akça
Online Üyeler : 0
Bugün : 0 Üye
Bu Hafta : 0 Üye
Bu Ay : 0 Üye

EN SEVİLENLER

Son Yorumlananlar