MUHARREM ŞENER / İZMİR
SORU 1: Kur’an okurken bazı ifadeler kafamıza takılmaktadır. Bunların nasıl anlaşılacağı noktasındaki düşüncelerimizi sizlerle paylaşarak doğru bir anlayışa sahip olmak istiyoruz.
Rabbimizin indirdiği Kuran’da çelişkili ayet olmadığına göre Nisa 78. ayetin son kısmı ile 79. Ayetin ilk kısmını nasıl anlamalıyız?
CEVAP: Kur’an’ın mesajının doğru anlaşılması için öncelikle her ayeti bulunduğu bağlamda değerlendirmemiz gerekir. Sonra da onu Kuran’ın bütünlüğü içinde anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmalıyız. Söylenenle neyin kastedildiğine ulaşmanın yolu Kur’an’ın anlam bütünlüğüne riayetle mümkündür. Mevzu bahis olan ayetleri birlikte okuyarak üzerinde düşünmeye çalışalım:
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa ‘Bu Allah'tan’ derler; başlarına bir kötülük gelince de ‘Bu senden’ derler. ‘Hepsi Allah'tandır’ de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!”
“Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter.” (4/78-79) buyurulan bu ifadelerde herhangi bir tezat söz konusu değildir. Sorunuzda sizin de teslim ettiğiniz gibi Allah’ın kitabında asla bir çelişki yoktur.
“Onlar hâlâ Kur'ân'ı gereği gibi düşünüp anlamaya çalışmazlar mı? Eğer o Allah'tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı mutlaka onda birçok çelişkiler bulurlardı.” (4/82)
Birinci ayette ifade edilen “Hepsi Allah’tandır” hükmü, İslam’ın genel anlayışını yansıtmaktadır. Bu dünya görüşün de her şey Allah’tandır. Allah istemedikçe bir yaprak yerini terk etmez. Kime neyin isabet edeceğini takdir eden O’dur. Bu nedenle kendilerine peygamber gönderilen toplumun Elçi’yi kabul etmedikleri için Allah’ın başlarına getirdiği felaketlerin sorumlusu veya sebebi Peygamber değildir. Esas sebep kendi isyan ve tuğyanlarıdır. Allah onlara bunu akledip ıslah olmaları için vermiştir.
“Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, onun halkını - yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.” (7/94) ayeti bunu ifade etmektedir.
İkinci ayette dile getirilen olay aslında birinci ayetin ifade ettiği mesajda da bulunmaktadır. İnkar edenlerin başlarına gelen felaketler, onların isyanları sebebiyle (7/94) verilmiştir. Burada olayların sebep- sonuç ilişkisine vurgu yapılarak “başına gelen kötülük nefsindendir” buyuruluyor. Allah’ın eşyaya vermiş olduğu özellikler ve onları tabi kıldığı kanunlar her zaman hükmünü icra eder. (Ancak Allah’ın mucize olarak dilediği zaman bu yasaları durdurması müstesna ) Ateşin yakması, bıçağın kesmesi, insanın dilediğini tercih etmesi ve yapması gibi. Bunun sonucu olarak insan kendini ateşe atarsa yanar. Sebep sonuç ilişkisinde sebeplere tevessül eden sonuca ulaşır. Yanmayı isteyen insanın kendisi olması nedeniyle başına gelen bu olaydan sorumludur. Yine bu olayda da ateşe yakma, insana yanma özelliğini veren Allah Teala’dır. Yani genel değerlendirmede bu da Allah’tandır.
İrademiz olmadan da başımıza bir takım musibetler gelebilir. Bunların başımıza gelmiş olması bizatihi kötülük olarak değerlendirilmemesi gerekmektedir. Onun hayra veya şerre dönüşmesi bizim ona vereceğimiz tepkinin sonucunda ortaya çıkacaktır. Sabırla karşılanan bir musibet bizim için hayır olurken; şükrü eda edilmeyen bir nimette bizim felaketimiz olabilmektedir. Bunun amacı insanı imtihan etmektir.
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden azaltmakla deneriz. Sabredenleri müjdele!” (2/155)
“Savaş, hoşunuza gitmediği halde size farz kılındı. İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin için hayırdır. İhtimal ki sevdiğiniz bir şey sizin için şerdir. Neyin hayır neyin şer olduğunu Allah bilir siz bilemezsiniz.” (2/216)
SORU 2: Ali İmran 144 ve 145 ile Muhammed 32. ayetlerde “...Allah’a hiçbir şeyle zarar veremezler...” Tevbe 39. ayet ve Hud 57. ayetlerinde de keza “...O’na hiçbir zarar veremezler...” kısmı dikkate alınırsa Ahzab 57. ayetindeki “...Allah’ı incitenler...” kısmını nasıl anlamalıyız?
CEVAP: Sorunuzda bahsettiğiniz ayetlerde ve daha nice ayetlerde Allah, fayda ve zarar gibi yaratılmışların özelliklerinden beri olduğunu bildirmektedir. Tüm insanlar gece gündüz ibadet etseler Allah’a zerre kadar fayda veremedikleri gibi, yine insanların tamamı Allah’a isyan etseler zerre kadar zarar veremezler. Allah, herhangi bir sebeple zarar görmekten, sıkıntıya düşmekten, eziyete maruz kalmaktan beridir.
Burada ifade edilen “Allah’ı incitme” ifadesi Allah için mecazen kullanılmaktadır. Resul için ise hakiki anlamındadır. Peygamber de olsa insandır. İnsanın etkilendiği her şey onu da etkileyecektir. Nitekim devamındaki ayette bu konu dile getirilmiştir:
“Mümin erkekleri ve mümin kadınları yapmadıkları bir şeyden dolayı incitenler, doğrusu bir iftirayı ve apaçık bir günahı yüklenmişlerdir.” (33/58)
Bu şekilde ifade edilmiş olması “Allah doğrusunu bilir kaydıyla” Elçiye yapılan eziyetin Allah katında ne büyük bir azaba müstahak olduğunu anlatmak içindir. Aynen: “Kim peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, biz seni onlara bekçi olarak göndermedik.” (4/80) ayetinde ifade edildiği gibi. Bunun şöyle ifade edilmesi de doğrudur: Kim peygambere isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur. İşte bu manada “Kim de Peygambere eziyet ederse Allah’a eziyet etmiş gibi olur.” anlamındadır. Yoksa hiç kimse Allah’a eziyet edecek gücün sahibi olmadığı gibi, Allah Teala da eziyet ile incitilmekten beri ve münezzehtir.
SORU 3: Yusuf 100. ayetin ilk kısmındaki “...ve yere kapanarak O’na secde ettiler ve dedi ki...” kısmındaki “secde” kelimesi Yusuf (as) yönelik saygı veya selâm manasında mı yoksa Yusuf’un (as) önünde hepsinin yere kapanarak Allah’a secde ettiklerini mi anlatmaktadır?
CEVAP: Bu konunun anlaşılması için işin ta başına dönmek gerekmektedir. Surenin dördüncü ayetinde bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır:
“Yusuf babasına: ‘Babacığım! Rüyamda onbir yıldız, güneş ve ayın bana secde ettiklerini gördüm’ demişti.” (12/4)
Bundan sonra cereyan eden bir dizi olayların ardından finale geliniyor ve tam bu rüyanın gerçekleştiği sahnede Yusuf, ebeveynini ve kardeşlerini mısır’a getirtiyor. Olayın bu kısmını Kur’an şöyle anlatıyor:
“Ana ve babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için (ona kavuştukları için) secdeye kapandılar. (Yusuf) dedi ki: Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Doğrusu Rabbim bana (çok şey) lütfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lütfedicidir. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.” (12/100)
Olayın zahirinden anlaşılan aynen rüyada gördüğü gibi anne-baba ve kardeşlerinin secde etmiş olduklarıdır. Bu konuda değişik yorumların yapılmış olduğu bir vakıadır. Hatta bunu Meleklerin Adem (as)’a yapmış oldukları secdeyle (2/34) bağdaştırarak aynen bunun gibidir diye de değerlendirmişlerdir. Biz bu konunun aklı selim ile değerlendirilmesini istiyoruz. Burada geçen secde fiili birincisinde Allah’ın iki elçisi Yakub ve Yusuf (as) ile kardeşleri arasında cereyan ederken; ikincisinde de İlahi emirle Melekler ile Adem (as) arasında geçmektedir. Aynı zamanda bunları bize nakleden Allah Teala’dır. Yapılan eylemde bir yanlışlık olsa idi, elbette Allah bunu bütün açıklığı ile ortaya koyardı. İblis’in secdeden imtina etmesini ortaya koyduğu gibi. Böyle bir durumdan bahsedilmediğine göre yapılanda bir yanlışlık yoktur. Bundan eminiz. O zaman yanlışlık bizim zihnimizde oluşan anlayıştadır. Sanki bu secdenin kulun ibadet için Allah’a yaptığı secde gibi algılanıyor olmasıdır. Böyle bir şeyi ne Meleklerin, ne de Yakub (as) ve Ehli Beyt’inin yapmasını düşünmek mümkün değildir. Her iki olayda da bu kulların kendilerinden üstün kılınmış olduğunu kabul etmek anlamında yapılan bir davranıştır. Bunu böyle görmek mümkün olduğu gibi, bu mutlu sonu kendilerine nasibeden Allah’a Yusuf (as)’ın huzurunda yapılmış bir secde olarak görmekte mümkündür. Her halükarda yapılan eylemin yanlışlığının vurgulanmamış olması eylemde bir yanlışlık olmadığının delilidir. Bizim için ise, Fatiha suresindeki “İyya ke na’büdü ve iyya ke nestaiyn” = “Sadece sana kulluk eder sadece senden yardım isteriz” ilkesiyle hareket etmemiz gerekmektedir. Demokrasinin “nimetlerinden” istifade etmek isteyen bir takım “Müslümanlar” Peygamberimizin Medine Vesikası’nı, Taif dönüşü Eman istemesini kendileri için delil göstermeleri gibi, bunu da birilerinin önünde eğilmeye gerekçe olarak göstermeye kalkışmasınlar. Allah’tan başkasına böyle bir eylemde bulunmak her yönüyle batıldır. Hak bütün ayrıntılarıyla apaçık ortadadır.
SORU 4: Kuran’da geçen “âlem” kelimesini “insan, kâinat veya her şey” manalarından hangisi ile anlamalıyız?
CEVAP: Bu kelime Bismillah deyip Kur’an’ı okumaya başladığımızda, ilk suresinin ilk ayetinde “Rabbil alemiyn” Alemlerin Rabbi şeklinde geçmektedir ve bu ifade bir çok defa aynı şekilde tekrarlanmaktadır. Allah’ın Rab’lık sıfatıyla bütün yaratılmışları: Terbiye eden, tesviye edip düzenleyen tertip edip biçimlendiren, nizama ve düzene koyan ve ila ahir tüm yaratılmışların tabi olacağı genel geçer yasaları koyandır. Bu nedenle Kur’an’da “alem” kelimesini ‘yaratılmış olan her şey’ anlamında almanın daha doğru olacağını düşünüyoruz. Bu kelimeyle ifade edilene, sadece akıl sahibi olanları dahil edersek; geri kalan eşyanın Rabbi kimdir diye bir soru akla gelecektir? Bu ise mümkün değildir. Allah her şeyin Rabbidir. Yaratılan her şey yaratana karşı bir mükellefiyetin sahibidir. Bununla ilgili şöyle buyurulmaktadır:
“Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi bir ümmettir. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rabbinin huzuruna getirilecektir.” (6/38)
“(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukardan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.” (2/74) ayetlerinde ifade edildiği gibi tüm eşya yaratanının farkındadır. Ve O, bütün yaratılmışların Rabbidir. Bu nedenle “âlem” kelimesiyle kasdedilenin bildiğimiz ve bilmediğimiz, gördüğümüz ve göremediğimiz ne kadar yaratılmış varsa hepsini kapsamaktadır.
SORU 5: Kehf 83 ve 86. ayetlerde “Zilkarneyn” ve “Zelkarneyn” olarak farklı yazılması sıfatın ayette geliş tarzı ile mi alâkalıdır?
CEVAP: Bu konu, gramerle / dil bilgisi kurallarıyla ilgilidir. Zilkarney şeklinde okunduğu 18/83. ayette bu kelime Türkçe’de ki ifade edilen dolaylı tümleç konumundadır. Ve almış olduğu hareke değişikliği bundandır. “Zelkarneyn şeklinde okunduğu 18/86. ayette ise bu kelime münada yani nida edilen/ çağrılan durumundadır ve izafet terkibi olduğu için de mensubdur. Yani böyle hareke almıştır. Bir kelimenin cümlede bulunduğu konuma göre aldığı hareke değişir. Burada da zülkarneyn kelimesi değişik ayetlerde bulunduğu duruma göre (fail, mefül, münada vb. gibi) hareke alacaktır. Değişik şekilde ifade edilmesinin sebebi budur.
SORU 6: Kuran metninde kimi surede yedi kimi surede altı ve bazılarında ise beş adetten bir adede kadar kırk iki surede yüzden fazla yerde geçen “Rabbehum, Rabbihim, Rabbuhum veya Rabbiha” kelimeleri meal ve tefsirlerin çoğunda “Rableri” olarak manalandırılmış olup Rab olan Allah “Tek” olduğuna göre böyle çeviri tıpkı “ilâhlar” kelimesi gibi anlaşılmaya sebep olmaz mı? Meal ve tefsirlerde bu kelimelerin yerine “onların Rabbi” şeklinde tekil olarak yazmak daha uygun değil mi? Ya da bu kelimeyi nasıl anlamalıyız?
CEVAP: Yine bu, kelimenin cümle içindeki durumuyla alakalı bir durumdan kaynaklanmaktadır. Rab kelimesinin sonuna gelmiş olan zamirlerle de ilgilidir. “Rableri” şeklindeki manalandırma ise tercümeyi yapan veya meallendirmeyi yapan kimsenin dil konusundaki becerisi ile alakalıdır. Şahısların çoğul, Rab kelimesinin ise tekil olarak ifade edilmesi gerekir.. “Onların rabbi” şeklindeki ifade elbette daha doğru bir ifade biçimidir.
SORU 7: Hicr 29 ve Sad 72. ayetler ile Enbiya 91. ayetindeki “ruhundan üfleme” tabiri Allah’ın kullarını yarattıktan sonra “ilâhi vahiylerini iletmesi” şeklinde anlaşılabilir mi?
CEVAP: İlk iki surede geçen 15/29, 38/72. ayetlerin siyak ve sibakıyla bakıldığında insanın ilk yaratılışı ile alakalı olduğu görülecektir.
“Hani Rabbin meleklere demişti ki: Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım. Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!” (15/28-29)
“Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp, ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!” (38/71-72)
Enbiya suresinde bahsedilen olay da bunun bir benzeri olarak zikredilmektedir. Çünkü İsa (as)’ın durumu da Adem (as)’ın durumuna benzetilmişti:
“Sana okuduğumuz bunlar, ayetlerden ve hikmet dolu Kuran'dandır. Allah'ın katında İsa'nın durumu kendisini topraktan yaratıp sonra ol demesiyle olmuş olan Adem'in durumu gibidir. Gerçek Rabbindendir, o halde şüphelenenlerden olma.” (3/58-60)
Elbette bu benzetme yaratılışları yönüyle yapılan bir benzetmedir. Tıpkı Adem(as)’ı anne ve babasız topraktan yarattığı gibi İsa (as)’ı da babasız sadece bakire Meryem’den yarattığı vurgulanmaktadır. Bu nedenle buradaki “üflemeyi” vahiy olarak yani ümmete tebliğ etmek için gönderilen vahiy şeklinde anlamaya bir işaret yoktur. Olay bütün açıklığı ile meydandadır. Meryem validemize İsa (as)’ın ruhunu / onu meydana getirecek canlılığı üfledik demektir.
Konu vahiy olunca Kur’an’da “üfleme” tabiri değil, genelde vahyetmek, ilham etmek, okumak, indirmek kelimeleriyle ifade edilmektedir. Allah Kur’an’ da ki her kelimeyi özenle seçmiştir. Bu nedenle ruh ile üflemek kelimelerinin bir benzerliği vardır. Her ikisinin rengini ve biçimini bizzat göremezsiniz fakat varlığını icraatıyla hissedersiniz. İnsana üflenilen ruhun da insanı canlandıran, vücuda hareket veren canlılık olduğunu düşünüyoruz. Onun yokluğu ise canlılığın sona erdirilmesi demektir ki, bu da ölüm olmaktadır.
Ayrıca her yaratılan sevki tabii denilen, hayvan ve insanda ortak olan özelliklerin dışında Allah’ın vahyine muhatap değildir. Sadece insanlar arasından seçilmiş olan elçileri ile insanlara vahyedilmektedir.
“Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakîmdir.” (42/51) ayetiyle de tescillemektedir. Bu nedenle her insana vahyedildiğini düşünmek mümkün gözükmemektedir. Bize gayb olan bu gibi konularda gaybın sahibinin anlattığı kadarıyla yetinip orada durmanın daha doğru olduğuna inanıyoruz.
Makaleyi Paylaş
| Yorumlar |
|









Kürşad Bey, çok güzel bir konuya&...
sayın ,m. ali durmuş bey ,gülen ha...
"Bugünün müstekbir kâfirleri,...
Selam a. sayin site yöneticileri der...
Selamunaleykum; İktibas dergisi ve ...