Äktibas Dergisi Web SayfasÄna Hoşgeldiniz

Tılsımlar Mecmuası, Yecüc ve Mecüc , Allah`ın kalpleri, kulakları, gözleri mühürlemesi, saptırması

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfEn iyi 

ABDULLAH ÇABUK/ İZMİR

SORU 1: Kuran-ı Kerim'in bazı ayetlerinde işaretle, Peygamberimizin (sav) hadislerinde de sarahatle Mehdi'nin geleceği müjdelenmiştir. Bazı ayet-i kerime ve ehadis-i şerife, ahir zamanda gelecek bir müceddid-i ekber’i mana-yı işari ile haber veriyorlar. (Tılsımlar Mecmuası, 168) Bu ifadelerde geçen ayet ya da hadisler gerçekten bu haberleri veriyor mu? Kasdedilen ayetler acaba hangileridir? Bu manada peygamberimiz gelecekten haber verebilir mi?
CEVAP: Hukukta bir kural vardır, “Müdde-i iddiasını ispat etmek zorundadır” diye. Tılsımlar Mec­mu­ası’nın yazarına da, bahsini ettiği “bazı ayetler” hangileri ise açıkça ortaya koyması daha uygun bir davranış olurdu. Elle tutulur bir delilden yoksun olanlar, öyle yuvarlak ifadeler kullanıyorlar ki, duyunca irkiliyorsunuz: ”Manayı işari ile haber veriliyor” ifadesi aslında işin dayandırıldığı adresi göstermesi açısından bir ipucu vermektedir. Çünkü işârî mana: Bir kelamın doğrudan değil, işaret olarak ince anlamlar taşıması olarak tanımlanmıştır. Örneğin: Fetih suresinin 29. ayetinin dört halifeye işaret ettiğini söylemeleri gibi. Bu ayetten dört halifeye işaret edildiğini nasıl çıkardıklarına birlikte bakalım:
“Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûa varırken secde ederken görürsün. Allah'tan lütuf ve rıza isterler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Bu, onların Tevrat'taki vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ziraatçıların da hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vâdetmiştir.” (48/29)
Burada anlatılan müminlerin genel vasıfları olduğu halde, işari mana ile kendilerince bir anlam yükleyerek ayet’e istenileni söyletmiş oluyorlar. “Beraberindekiler” ifadesini mağara arkadaşı olan Hz. Ebu Bekir’e (r.a), “kafirlere karşı çok çetin” ifadesini Hz. Ömer’e (r.a), “aralarında merhametliler” ifadesini Hz. Osman’a, “onları rüku ve secde ederken görürsün” ifadesinin de Hz. Ali’ye (r.a) işaret ettiğini söylemektedirler. Ayetin vermek istediği mesajla ne kadar alakası olduğunu düşünmek gerek. Allah bu ayetle genel anlamda Müslümanların vasıflarından bahsederken, bunu sadece dört insana hasretmek doğru bir anlayış değildir. Asıl olan ibarenin delaletidir. Bir kasıt bir karine olmadan ibareyi tahsis etmek doğru bir yöntem değildir. Bu anlayışla Kur’an’a istenilen her şey söyletilebilir. Nitekim böyle de yapılmıştır. Şia Hz. Alinin halifeliğine işaret eden onlarca ayet olduğunu söylerken; Tasavvuf ekolü de kendi tezlerini desteklemek için “her yüz yılda bir müceddid” geleceğini haber veren ayet ve hadislere işârî manalar yükleyerek anlayışlarını meşrulaştırmaya çalışmışlardır!
Ancak gerçekte, Ahir zamanda Mehdi’nin ve Mesih’in geleceğine dair ayet olmadığı gibi bir tane bile sahih hadis bulmak mümkün değildir. İbn Haldun Mukaddime’sinde bu konuyu ele alır ve mehdi hadislerinin hiç birinin itimada şayan olmadığını söyler. (Mukaddime, II/205)
İslam ve Yahudi Mezhepleri’nin yazarı Yaşar Kutluay: “İslamiyet’teki Mehdi inancı Mesih ve onunla ilgili fikirlerin yansımasından ibarettir” demektedir. (İslam ve Yahudi, s.214) Ahmed Emin, Mehdi inancının Aleviler’de, Emevi ve Abbasiler’de değişik şekiller aldığına dikkatleri çekerek; Mehdi inancını halifeliği kaybetmenin ardından Şia’nın uydurduğunu açıkça ifade etmektedir. (Duha’l İslam, III/241) Ayrıca bu konuyu Yüksek Lisans Tezi olarak çalışan kardeşimiz Mehmet Ali Durmuş bu çalışmasını “Haberlerin Ağında Mehdi” adıyla Anlam Yayınevi tarafından yayınlamıştır. Kitabın muhtevası bu konudaki haberlerin itimada şayan olmayan uydurma haberler olduğunu ortaya koymaktadır. İslam ümmeti arasında hiziplerin doğmasıyla birlikte bu tip haberlere ihtiyaç duyanlar, meşruiyetlerini temin için bu yollara baş vurmuşlardır. Varlıklarını onaylatmak, yaptıklarını meşru göstermek için ya ayetlere işarî manalar vermişler; ya da istediklerini Peygambere söyletmişlerdir!
SORU 2: Peygamber Efendimiz(sav)'in kıyamet alameti olarak bildirdiği "Yecüc ve Mecüc”dür. İnsanlara zulmeden, bozgunculuk çıkaran Yecüc ve Mecüc kavmini engellemek için Hz. Zülkarneyn'in yaptığı muhkem sed, söz konusu fesatçı topluluğun zulmünü durdurmuştur.
"Hz. Zülkarneyn'in settinin yıkılması" kıyamet alametidir. Yecüc ve Mecüc'den Enbiya Surezsi'nde de bahsedilmektedir. Bu ayette ise Kehf Suresi'nde bildirilenden daha sonraki bir döneme işaret edilmekte, Yecüc ve Mecüc "bir kıyamet alameti olarak" zikredilmektedir. Kıyamet öncesi dönemde, Kehf Suresi'nde bildirilen sed yıkılacaktır. Allah Kehf Suresi'nde şu şekilde buyurmaktadır:
“Zülkarneyn: Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin vâdi gelince, O, bunu yerle bir eder. Rabbimin vâdi haktır, dedi.” (Kehf Suresi, 98)
Kuran'da bildirildiğine göre set yıkıldığında Yecüc ve Mecüc her tepeden akın edecektir: Yecüc ve Mecüc(ün setleri) açıldığında, onlar her bir tepeden akın ederler; gerçek olan vaad yaklaşmıştır, işte o zaman, inkâr edenlerin gözleri yuvalarından fırlayacak: "Eyvahlar olsun bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zalim kimselerdik" (diyecekler). (Enbiya Suresi, 96–97)
Ayetlerde "gerçek olan vaad yaklaşmıştır" şeklinde bildirilerek, kıyamet saatinin yaklaşmakta olduğu haber verilmektedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) de bir hadisinde "On alamet zuhur etmedikçe kıyamet kopmaz: Güneş'in batıdan doğuşu, Duman, Dâbbe, Yecüc-Mecüc, Meryem oğlu İsa'nın inmesi, üç (büyük) zelzele (Kıyamet Alametleri, Müellif: Muhammed B. Resul Al-Hüseyni, Mütercim: Naim Erdoğan, Genişletilmiş 8. baskı, Pamuk Yayıncılık, s. 247)...
Bu haberleri gerçekten böyle mi anlamalıyız? Yoksa ayetlerde geçen husus başka bir şeyimi kastediyor? Hz Peygamberin bu haberleri gerçekten doğru mudur? Hadiste geçen Dâbbe ve diğer alametlerin Kur’an da da hükmü var mıdır? Ayrıntılı bir şekilde bilgi verirseniz çok mutlu olurum.
CEVAP: Şunu peşinen ifade eldim ki, Peygamberler asla yalan ve yanlış bir haber vermezler. Onlar İsmet sıfatıyla sıfatlanmış kimselerdir. Ancak bu konuda “Peygambere söyletilen sözleri” Peygamberimiz (as) söylemiş midir veya söyleyebilir mi? diye sormamız daha doğru olurdu. Kendisine kıyamettin ne zaman kopacağı ile ilgili soru soranlara bizatihi Allah cevap vererek şöyle buyurmuştur:
“Sana kıyametin, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O'ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır; ama insanların çoğu bunu bilmezler.” (7/187)
Rabbinden böyle bir cevap alan Peygamber bunun ötesinde konuşabilir mi? Kendisine: “Kıyamet ne zaman” diyenlere; “Kıyamet için ne hazırladın?” diye cevap vermiştir. Kendiliğinden herhangi bir şey söylemez “Eğer o (Muhammed), Bize karşı, ona (Kur’an’a) bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık.” (69/44-46) tehdidi konunun ciddiyetini ifade etmektedir.
Bu konunun hevesli olanları, istedikleri ile ilgili delil bulma konusunda hiç zorlanmamışlardır! Bol bol hadis ihtas ederek piyasaya sürmüşlerdir. Malum hadislerde bu vesile ile gündeme girmiştir. Bununla beraber Kur’an da geçen bazı ayetleri de bu amaçları doğrultusunda yorumlayarak görüşlerine haklılık kazandırmaya çalışmışlardır.
Yecüc- Mecüc ile Zülkarneyn olayını da bu amaçla görüşlerine payanda yapmışlardır.
Zülkarneyn tabiri, kök itibariyle “kaf-ra-nun” harflerinden oluşan karn kelimesinden türeyen bir tamlamadır. "Karn" kelimesinin sözlük anlamları ise şunlardır:
Asır, insanın şakakları, erkeklerin perçemleri, kadınların zülüfleri, güneşin ışık küresinin kenarı, ışıkların ok gibi uzandığı halka, bir kavmin başında olan efendisi, arzın doğusuna ve batısına sahip olan, (cihangir) aynı çağda yaşayan insanlar, nesil, yüzyıl.
“Karn” kökü iki anlamına gelen bir ek ilavesiyle Karneyn şekline getirip başına da sahip anlamına gelen “Zül” ekini getirince anlam daha da değişerek "Zülkarnenyn" olmakta ki buna benzer lakaplar yani sıfatlar vardır, "Zül Cenahayn" iki kanatlı, "Zül yedeyn" iki el sahibi gibi...
Bu duruma göre "Karn" kökünü hangi anlamda alırsanız mana da ona göre değişir. Asır, yüzyıl anlamına alırsanız iki asrın sahibi, nesil anlamına alırsanız, iki neslin sahibi, hakimiyet, hükümranlık anlamına alırsanız doğunun ve batının hakimi, yani güneşin doğduğu ve battığı her yerin hakimi anlamına gelir. Bu manalardan hangisinin kastedildiğini mevzu bahis olan ayetleri okuduktan sonra anlamak daha da kolay olacaktır.
"Ey Muhammed! Sana Zülkarneyn'i soruyorlar. ‘O’nu size anlatacağım’ de"
"Doğrusu biz onu yeryüzünde büyük bir kudret sahibi kılmıştık ve O’na her şeyin yolunu öğretmiştik.” "O da bir yol tuttu!"
"En sonunda güneşin battığı yere vardığı zaman onu kara bir suda batıyor gördü. Orada bir kavme rastladı. ‘Zülkarneyn’e onlara azapta edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin’ dedik".
"Fakat kim de iman eder ve salih ameller yaparsa ona mükafat olarak güzel şeyler vardır. O’na emrimizde kolay olanı da söyleyeceğiz.”
"Sonra o başka bir yol tuttu.”
"Nihayet güneşin doğduğu yere ulaştığında, onun güneşe karşı hiçbir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü.”
"İşte bunun gibi biz onun yaptıklarının hepsini baştanbaşa biliyorduk.”
"En sonunda iki dağın arasına varınca orada hemen hemen hiç bir söz anlamayan bir kavme rastladı.”
"Dediler ki ‘Zülkarneyn, Yecüc ve Mecüc bu ülkede doğrusu bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yapman için sana vergi verelim mi?’"
"Dedi ki ‘Rabbimin bana verdikleri sizinkilerden daha hayırlıdır. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir duvar yapayım.’”
"Bana demir kütleleri getirin. Bunlar iki dağın arasını doldurunca, ‘Körükleyin’ dedi. Nihayet o bir ateş haline gelince, ‘Bana erimiş bakır getirin üzerine dökeyim’ dedi".
"Onlar artık onu ne aşabildiler, ne de delip geçebildiler.”
"Dedi ki ‘Bu Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Rabbimin verdiği söz gerçektir.’”
Ayetlerin ifadesinden de açıkça anlaşılan odur ki Allah'ın seçip öğrettiği kimsedir. Toplumun efendisi, doğu ve batının hakimi, nesillerin selam olsun dediği bir insandır. İnanmayanların küfründen, cahillerin vasıflandırmalarından uzak Allah'ın seçkin kullarından bir kuldur. Bütün yaptıklarını Rabbinin bir rahmeti olarak bilip ona hamdeden ona sonsuz imanını arz eden bir insan olduğunu (18/98) görüyoruz.
"Onlar birer ümmettirler gelip geçtiler onların yaptıkları onlara sizin yaptıklarınız sizedir" hükmü uyarınca onlardan geriye kalan sadece bu kıssa olmuştur.
Zülkarneyn'in Ye'cüc ve Me'cüc olayıyla bağlantısı ise (18/99) da geçen "Biz o gün onları bırakırız dalgalar halinde birbirlerine girerler. Ve Sûr’a üflenir. Böylece hepsini bir araya toplarız”(21/95-97) ayetleriyle birleştirerek bu kavmin hala bu setin arkasında yaşayıp çoğaldığını ve kıyamete yakın, bu seti yıkarak yeryüzünü istila edecekleri iddiasıdır. Bu iddianın gerçekle bağdaşması mümkün değildir. Bugün dünyanın keşfedilmedik yeri kalmadığı gibi aya ve yıldıza gidilmeye başlanmıştır. Bilinen kara parçası üzerinde böyle bir toplumun varlığına rastlanmış değildir. Tarihin bir döneminde yaşamış ve gitmişlerdir. Gidenler geri dönmediklerine göre onlarda geri dönmeyecektir.
Bu konunun doğru anlaşılması doksan üçüncü ayetin anlaşılmasına bağlıdır. Meselenin püf noktası oradadır. Zülkarneyn "hiç laf anlamayan bir kavme rastladı". Bu laf anlamayan millet içinde laftan anlayanlar da olmalı ki veya dağın bu yakasında yaşayanlar laftan anlayan iyi insanlar, öbür yakasında yaşayanlar da laf anlamayan fitne çıkartan insanlardır. Yani Yecüc ve Mecüc'tür.
Bu ifade fitne çıkartanlara verilen bir sıfat olması daha muhtemeldir. O toplumu bozan, kural tanımayanlar kastedilmiştir. Enbiya Suresi’nde bahsedilen konu toplumsal bir yasadır. (21/ 92-97)
"Ey insanlar gerçek şu ki sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Çünkü hepinizin Rabbi benim. Öyleyse yalnız bana kulluk edin. Ama insanlar arasındaki bu birliği param parça ettiler. Hem de sonunda bize döneceklerini unutarak. Yine de kim iman ile salih amel işlemiş ve bir gayret ortaya koymuş ise onu inkar etmeyiz onu lehine kaydederiz.
"Fakat yok etmeye karar verdiğimiz toplumun (günahkarlık yolundan) bir daha geri dönmesi mümkün değildir.”
"Ta ki Yecüc ve Mecüc’ün (yani fitne çıkartan söz dinlemeyen Zülkarneyn'in mahkum ettiği insanlar gibilerinin) dünyanın her yerinde çıkarılacakları zamana kadar ki o zaman kaçınılması mümkün olmayan kıyamet günüdür. O gün inkar edenlerin gözleri yuvalarından oynayacak ve birbirine yazıklar olsun biz bu güne karşı umursamazdık ve zalimdik diyecekler.
Bu ise kıyamet sahnesinin cereyan ettiği gündür. Vurgulanmak istenen, helakine hükmedilen bir kavmin kıyamete kadar tuttukları günahkar yollarından dönmeyecekleridir. Bu Kur'an'da “Sünnetullah” çerçevesinde verilen bir ilkedir. Hiçbir kavim helak edilecek boyuta geldikten sonra asla itaate dönmemiş ve yaptıklarından pişmanlık duymamışlardır. Sonuna kadar kendilerini haklı, yollarını da doğru olarak vasıflandırmışlardır.
Ancak bu iddianın aksine haksız ve zalim olduklarını kıyamette kabul edecekler fakat iş işten geçmiş olacaktır... Burada geçen Yecüc ve Mecüc ifadelerinin bir kavmin ismi olmaktan ziyade, kıyamet saatiyle ortaya çıkacak olan bir dizi toplumsal felaketlerin ve fitnelerin adıdır. Bu konuda Buhari ve Müslim’e dayanan bazı rivayetlere bakarak Arap dünyası Yecüc ve Mecüc olayını orta çağdan beri bekleyip durmaktadır. Bazıları bunu Moğol istilası ile birleştirmiş ve bu ismi onlara vermiştir. Bir kısım müfessirler ise kıyameti haber verecek gaybî bir ihbar olarak takdim etmişlerdir.
Enbiya suresinin 96-97. ayetlerine dayanarak kıyamete beş kala meydana gelecek, insanlığı yok edecek felaketler zincirinin başlatılmasıdır ki hemen ardından insanların şöyle dediklerini görüyoruz:
"O zaman ki, Hakk’ı inkâra şartlanmış olan insanların gözleri yerinden oynayacak ve birbirlerine ‘vah bize’ bu kıyamet sözüne karşı hep umursamazdık çünkü biz zulüm ve kötülük yapmaya meyyaldik.”(21/97) Bu ayet ise kıyamet alametini değil kıyamet sahnesinin cereyan ettiği bir anı anlatmaktadır.
Dâbbe: Debb veya Debib, debelenmekte olan canlı, hafif yürüme, debelenme hareketi v.b. gözle görülmeyen canlılar için kullanılır. Tefsirlerde kıyamete yakın çıkacağına inanılan varlık olarak anlatılmakta ise de anlatılanla pek ilgisi yoktur. Kur’an da hesap günü insanlara suçlarını ispat etmek için Allah’ın takdir buyurduğu yöntemlerden biri olarak anlatılmaktadır. Ellerin konuşturulup, ayakların şahit tutulduğu gün: “Ken­dilerine söylenmiş olan başlarına geldiği zaman, yerden bir canlı çıkarırız ki o, onlara, insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıkların söyler. (27/82) Burada “kendilerine söylenen” in ne olduğunu doğru tespit etmek için ayetin devamına bakalım: “O gün her ümmetin ayetlerimizi yalanlayanlarını toplarız. Onlar bir arada tutulup, hesap yerine sevk edilirler. Nihayet, (hesap yerine) geldikleri zaman Allah buyurur: Siz benim âyetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Değilse yaptığınız neydi? Yaptıkları haksızlıktan ötürü, (azaba uğrayacaklarını bildiren) o söz gerçekleşmiştir; artık onlar konuşamazlar.” (27/83-85) Yine bu olay da kıyamette yani insanların diriltilip hesaba çekileceği zaman gerçekleşecek olan bir olaydır. Daabbe’nin de Kıyamet alametleriyle bir ilgisi yoktur.
Mesih’in İsa (as)’ın gelmesi: Hz. İsa (a.s)’nın yeniden dünyaya gelmesi konusunda Kur’an herhangi bir işarette bulunmamaktadır. Ancak İsa (a.s)’ın da diğer elçiler gibi bir elçi olduğunu, görevini yapıp Rabbine kavuştuğunu, hesap günü diğer peygamberler gibi onunda hesaba çekileceğini ve vereceği cevabı Kur’an şöyle özetliyor:
"Allah buyurdu ki; Ey İsa ben seni vefat ettireceğim (öldüreceğim), seni katıma yükselteceğim, inkar edenlerden seni tertemiz ayıracağım, sana uyanları kıyamet gününe kadar inkar edenlerden üstün tutacağım. Sonra dönüşünüz banadır. Ayrılığa düştüğünüz konularda aranızda hükmedeceğim.”(03/55).
"Şüphesiz gerçek olan haber işte budur. Allah’tan başka ilah yoktur. Doğrusu Allah güçlüdür hakimdir.”(03/52)
"Allah’ın katında İsa’nın durumu Adem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı, sonra ona ‘ol’ dedi, o da oluverdi”(03/60). "Gerçek Rabbindendir. O halde şüphelenenlerden olma”(03/60). "Yine inkarları ve Meryem’e büyük iftira atmaları sebebiyle (Allah onların kalplerini mühürledi)", "Bir de Allah’ın elçisi Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük demelerinden ötürü (lanetlendiler). Onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat öldürdükleri onlara İsa gibi gösterildi. O’nun hakkında ayrılığa düşenler kesinlikle şüphe içindedirler. Bu hususta bilgileri yoktur, ancak zanna uymaktadırlar, kesin olarak onu öldürmediler”(04/156-157). "Bilakis onu Allah kendi katına yükseltti. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir”(04/158).
Burada Allah’ın katına yükseltilmesi 3/55’de "seni onların mekrinden kurtaracağız, eceline eriştireceğiz, seni vefat ettirip katımıza yükselteceğiz" ayetiyle birlikte düşünülmesi gerekir. Önce vadedilen şeyin, sonra gerçekleştirildiği bildiriliyor, vefat etmeden Allah katına yükselmesini değil. Burada ‘Allah katına yükselme’ ifadesi de mecazen kullanılan bir iltifattır.
"Meryem oğlu Mesih sadece bir peygamberdir. Ondan önce de bir çok peygamber gelip geçmiştir. Annesi de çok doğru bir kadındı. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak biz onlara ayetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Sonra da onlar nasıl yüz çeviriyorlar .”(05/75)
Allah ahirette hesap günü hem peygamberleri hesaba çekeceğini hem de onun ümmetini sorgulayacağını bildiriyor. İşte bu sahneden bir bölüm sunuyor bizlere:
"Allah, Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara "Allah’tan başka beni ve annemi iki İlah edinin" diye sen mi söyledin? demişti de İsa, "haşa hak olmayan sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer söylemiş olsaydım şüphesiz sen bunu bilirsin, sen benim içimde olanı bilirsin, ben senin içinde olanı bilmem. Şüphesiz ki görülmeyeni bilen ancak sensin sen" demişti”(05/116). "Onlara senin bana emrettiğinden başkasını söylemedim. Benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin dedim. Aralarında bulunduğum sürece onların üzerinde gözcüydüm. Sen beni öldürdükten sonra ise onları gözetleyici sadece sen oldun. Sen her şeye şahitsin”(05/117). "Eğer onlara azap edersen, doğrusu onlar senin kullarındır. Onları bağışlarsan, güçlü ve hikmet sahibi olan ancak sensin, sen!”(05/118); "Allah buyuruyor ki! Bu doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür...”(05/119). İşte İsa’nın durumu bundan ibarettir.
Elçi olarak diğer elçilerden farkının olmadığını (05/75) yaradılışta Adem’in durumu gibi olduğunu, Ademi topraktan anasız ve babasız yaratan Allah, İsa (a.s)’ı da babasız yarattığını (03/60), sonra onu yaşatıp öldürdüğünü beyan eden ayetleri insanlığın akledip anlaması için açık açık ortaya koymasına rağmen nasıl olur da İsa (a.s)’ın tekrar geleceğini kapalı tutar? Allah kelamını "anlaşılması için açık bir dille indirdiğini”(12/02) bildiriyor. Allah’ın bildirdiklerinden anladıklarımıza göre, İsa ve Mehdi gibi zatların geri gelmeyeceğidir. Diğer insanlar gibi yaratılmış, yaşatılmış ve görevlerini ömürleri süresince yapmaya çalışmış Allah’ın kullarıdır. Ömürleri son bulunca da vefat ettirilerek Rablerine kavuşmuşlardır. Onlar yaşadıkları sürece kul olmanın bilincinde olmuşlar ve Allah’ın lütfuna mazhâr olmuşlardır. Bugün bize düşen de Allah’tan korkulması gerektiği gibi korkarak Allah’ı razı etmenin yolunu tutmaktır.
İsa da Musa da Muhammed (a.s) da gelse, hepsi birbirine yardımcı olsalar bile, biz hidayeti istemedikçe onlar bizi hidayette kılamazlar. Biz hidayeti isteyince ise İsa’nın ve Musa’nın ve de Muhammed (a.s)’in yeniden gelmesine gerek yoktur. Çünkü Allah’ın kullarına gönderdiği hidayet kaynağı Kur’ an elimizin altında duruyor. Geçmiş ümmetlerin ve peygamberlerin başına gelenler uzun uzun anlatılıyor ve sonunda şu ifadeye yer veriliyor; "İman ettik demekle kolayca cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? (29/2-3) Geçmiş ümmetlerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?"(2/214) Cennete girmek için imanla birlikte gayretlerin tümünü ifade eden Salih amel sahibi olmak, elden gelen gayretin tümünü göstermek gerekmektedir. Bu yoksa İsa (a.s) da Musa (a.s) da bizi kurtaramaz.
 
E. BAĞDAT
Soru 1: Çoktandır şu ayetler gurubu üzerinde düşünüyorum. "Allah`ın kalpleri, kulakları, gözleri mühürlemesi, saptırması" vb. ayetler. İnsan ister istemez düşünüyor Allah insanı saptırır veya kalbini mühürler mi? Yoksa bunun başka bir anlamı var da çeviri yapanlar bu anlamı mı tercih ediyorlar? Cevabınız için şimdiden teşekkür ederim.
Cevap: Bu ve benzeri ifadeler Kur’an’da bir çok defa kullanılmıştır. Malum olduğu üzere Kur’an Arapça indirilmiş ve Arap edebiyatının edebi sanatlarını da kullanarak onların usul ve üslubuyla hitap etmiştir. Bu cümleden olarak burada kinaye sanatı ile bir gerçek ifade edilmiştir.
Kinaye: Bir sözün, benzetme amacı güdülmeden, hem gerçek hem de mecaz anlamını düşündürecek biçimde kullanılmasına denir. Bu ifadelerin geçtiği birkaç ayet üzerinde durumu değerlendirmemiz konuyu daha anlaşılır kılacaktır. Örneğin; Bakara suresinin 6. ve 7. ayetlerinde vurgulanan durum:
“Kâfirlere gelince onları uyarsan da uyarmasan da aynıdır; onlar iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde de bir perde vardır. Ve büyük bir azap onlar içindir.” (2/6-7)
Bu ayetlerde geçen “mühürleme ve perdeleme” ifadeleri hem gerçek hem de mecaz anlamlarını düşündürecek bir biçimde kullanılmıştır. Gerçekte Allah kimsenin kalbini ve kulağını mühürleyerek duymaz, hissetmez; gözünü perdeleyerek görmez halde kılmaz. Ancak yaratıcının eşyaya verdiği özellik her zaman ve mekanda hükmünü icra edecek biçimde yaratılmıştır. Örneğin görme özelliğini ele alırsak: Bir kimse dönüp bakmadığı istikametteki bir cismi ne kadar yakında olsa da göremez, göze verilen özellik ancak baktığı istikametteki belli mesafede, belli büyüklükte, belli bir biçim ve renkte, belli bir ışık altında görecek şekilde yaratılmıştır. Bu şartlardan biri olmadığı zaman görme eylemi gerçekleşmez. Her şey var ama ışık yok ise, göz görme eylemini gerçekleştiremez. Göze bu özelliği veren ise hakikatte Allah Teala’dır. Eşyaya verdiği özelliklerin esas faili Allah olduğu için bu yönüyle de hakikat anlamı hatırlatılmaktadır. Yani Allah size hakikatleri görmek için göz vermiştir. Ancak bunu görmek için bunlara gerçekten bakmanız ve üzerinde düşünmeniz, muhakeme ve mukayese yapmanız gerekir. Görmek için gözünüzü, işitmek için kulağınızı, anlamak için gönlünüzü bu işe vermeniz / alıcılarınızı açmanız gerekir. Sizler bu istikamete dönüp bakmayı, anlamayı dinlemeyi, düşünmediğinizden kinaye olarak kalbinizi ve kulağınızı mühürlemiş, gözünüzü perdelemiştir. Esasta perdeleyen kulun ilgisizliği, değer vermeyişi ve görmek istemeyişidir. Nitekim Yasin suresinde: “Senin inzar’ın gayba iman eden ve zikre tabi olanlara fayda verir.” (36/11) buyurulmuştur. Uyaran kimse Allah’ın elçisi de olsa uyarılanlar anlamak, dinlemek istemedikleri takdirde hiç kimse bir kelime bile anlatamaz. Adeta bütün anlama cihazları mühürlenip kapatılmış sağır ve körler gibidir. Bu ifadeleri böyle anlamamız gerekir. Çünkü işin hakikati de böyledir.
“Sabah akşam Rablerine, O'nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme. Ve de ki: Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Biz, zalimlere öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepe çevre kuşatmıştır. (Susuzluktan) imdat dileyecek olsalar imdatlarına, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir kalma yeridir” (18/28-29) Bundan başka 76/29, 78/39, 80/12, 25/57. ayetleriyle de kulun istediğini yapmada herhangi bir engel olmadığı, dilediğini yapma imkanının hiçbir zaman elinden alınmadığı açıkça bildirilmiştir.
“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırdedilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.”(2/256)
“Allah dileseydi onları bir tek millet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine kavuşturur; zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur. “ (42/8)
“İnsan, hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? Yığın yığın mal tüketmişimdir diyor. O, kimsenin kendisini görmediğini mi zannediyor? Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi? Ona iki yolu (doğru ve eğriyi) göstermedik mi? Fakat o, sarp yokuşu aşamadı.” (90/5-11) ayetleriyle de yine tercih hakkının insanda olduğunu, bu konuda bir zorlamanın olmadığını ortaya koymaktadır. Ayetlerde geçen “dilediğini rahmetine erdirir, dilediğini hidayette kılar” şeklinde ki ifade biçiminin, kinayeli bir anlatım biçimi olduğunu daha önce anlatmıştık. Bu ifade biçimiyle şu iki şeyin vurgulanmış olması da düşünülebilir: Birincisi Allah’ın yarattığı mahlukata mahkum olmayıp her konuda istediğini istediği gibi yapma hakkına ve gücüne sahip olduğunu ihsas ettirmek; ikincisi ise, kul kendi iradesi ile hidayeti isterse hidayeti, dalaleti isterse dalaleti vereceğini ve onun tercihine asla müdahale etmeyeceğini bildirmesidir. Bu anlayışın Kur’an’ın bütünlüğüne de uygun olduğu izaha muhtaç olmayacak kadar açıktır. Aksi halde kulu yaptıklarından sorumlu tutmak adalet ilkesiyle bağdaşmazdı.


Makaleyi Paylaş

Yorumlar
Ara
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir!

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 

ÜYE İSTATİSTİĞİ

Bütün Üyeler : 92
En Son Üye : aykut akça
Online Üyeler : 0
Bugün : 0 Üye
Bu Hafta : 0 Üye
Bu Ay : 0 Üye

EN SEVİLENLER

Son Yorumlananlar