Äktibas Dergisi Web SayfasÄna Hoşgeldiniz

Bölgemizde “Yeni Nesil” Kuşatma

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 

yorum kusatmaİnsanımızın büyük çoğunluğu siyaset denilen, ama kapsamı ve belirleyici önemi pek idrak edilmeyen oyunun görünen yüzüyle meşgul olurlar. Siyasi gelişmelerin arka plandaki ideolojik etkenleri, bu gelişmeleri derinden etkileyen unsurları; iktidar kavgalarını, çıkar çekişmelerini büyük oranda ıskalarlar. Tarihi derinliğinin de farkına varmazlar… Oysa işin özü, belirleyici etkenleri oralarda aranmalıdır. Örneğin, bugün Türkiye’de hangi tartışmalı konuyu ele alırsanız arkasında ‘sistem içi’ güç ve çıkar mücadelesinin izlerine rastlayabilir, Osmanlı’nın son döneminden Cum­hu­riyet tarihine bu tartışmaların yansımalarını görebilirsiniz… Keza bölgemizdeki gelişmeleri de analiz ederken arka planındaki egemenlik savaşını, büyük çıkar kavgalarını, bunların sosyolojik, kültürel ve ekonomik etkilerini dikkate almama gibi bir tercihimiz olamaz. En önemlisi de, bu derin savaşlarda, yaşam biçiminin, İslam’ın tanımıyla ‘din’in belirleyiciliğini hesaba katmamızın kaçınılmaz oluşudur… Bu bağlamda, Müslüman­ların yaşadığı coğrafyalarda, egemenlik savaşı veren güçler, tespit ettikleri hedeflere götürecek politika ve stratejileri belirlerken Müslümanların zihin dünyalarına, yumuşak karınlarına ve hassasiyetlerine yönelik araştırmaları mutlaka yaparlar. Ve buradan elde ettikleri verilere göre proje geliştirirler, politika belirler ve partnerlerini, işbirlikçilerini seçerler. Ne var ki bu gerçekliğe rağmen, yaşadığımız coğrafyadaki bazı topluluklar, cemaatler, örgütler, hala mücadelenin bu boyutunu ya görmemekte ya da önemsememekte, elde ettiği maddi sonuçları birinci önceliğe yerleştirmektedirler. Eğer durum böyle olmasa, söz konusu çevreler, bu zihinsel kuşatmanın gönüllü partneri, ‘model ortak’ları olurlar mıydı? Benzer şekilde bunların etki alanına giren bazıları da buna sessiz kalırlar mıydı?

Ama maalesef, bölgemizdeki zihni ve dolayısıyla coğrafi kuşatma, ya görmezden gelinmekte, ya önemsenmemekte ya da yanlış ve netlikten uzak bir ‘duruş’ sergilenmediği için İslam düşmanlarının arzuladıkları bir vasatın ortaya çıkmasına neden olunmaktadır. İktibas Dergisi olarak, vüs’atimizce, tavrımızı ortaya koymamıza rağmen bu konudaki aymazlık giderek artan bir oranda devam etmektedir. Ve geçmişte düşük profilli örneklerine şahit olduğumuz bu tarz, yeni dönemde, diyalog, hoşgörü, uzlaşma gibi kavramların ortasında gizlenerek içimize sızmaktadır. Bunun da ötesinde, ‘medeniyetler arası diyalog’ yalanının arka planında sözde ‘evrensel değerler’ olarak adlandırılan ve Batı medeniyetinin bütün ideolojik özelliklerini içinde barındıran kavramların ‘bize’ göre tanımlanmasıyla, müslümanın düşünce yapısı, zihin dünyası kuşatılmak istenmektedir…

BÖLGEDE DENGE ARAYIŞLARI VE‘KÜRT’LERİN AÇMAZLARI

22 Temmuz 2007 seçimleri öncesindeki koşulları hatırlayalım… Muhalefet partileri ve Türkiye’nin en güçlü muhalefeti askeri bürokrasi, hükümeti Kuzey Irak’a operasyon yapması için zorluyor, bunun için çatışma bölgesinden gelen asker cenazeleri bile kullanılıyordu. ABD ikili oynuyor; bir taraftan AKP hükümetini kendi çizgisine çekmek için çalışıyor, diğer taraftan da Iraklı Kürtler ile Türkiye’nin ilişkilerinin tamir edilemeyecek düzeyde tahrip olmaması için ipleri kontrollü kullanıyordu. Yani o günkü şartları da değişen dünya ve bölge koşullarını iyi okuyan, Türkiye’nin bölgedeki misyonunun gereklerini yapmak için çalışan bir hükümet ve hükümetle aynı çizgide bulunan unsurlar hariç büyük bir kesim, konjonktürel tavırlar ortaya koymaktaydılar. Burada, muhalefetin ve askerin bir kısmının konjonktürel tavırlarının arkasında ABD’nin şahin kanadının etkilerini ve desteğini, aynı zamanda Ergenekon yapılanmasının AKP’yi tasfiye planını görmemek mümkün değildi. Nitekim AKP de bunu gördü ve hemen erken seçim kararı aldı. Seçimin hemen sonrasında bu dalga Anayasa Mahkemesi’nin atağıyla devam etse de bölgesel gerçekler, olayların rayına oturmasını zorlayıcı bir unsur olarak karşılarına çıktı. ABD, bölgedeki orta ve uzun vadeli çıkarlarının gereği yönünde ağırlığını koydu. Ve bu doğrultudaki gelişmeler ivme kazanarak devam etti. Gelinen çizgi ABD’nin Irak politikası ile Türki­ye’nin genel yaklaşımının uyumlu hale gelmesiydi. Dolayısıyla TSK, bu değişime paralel bir evrilme yaşadı. Ama muhalefet, 22 Temmuz seçimi öncesi konumunu muhafaza etmektedir. Her ne kadar bazı yumuşamalar söz konusu olsa da bundan sonraki adımlara hazır bir duruş sergilememektedir. Oysa Türkiye’nin PKK sorununu, dış odakların ve onların işini kolaylaştıran iç unsurların ortaklaşa ‘Kürt Sorunu’ haline dönüştürdükleri, kangren haline gelen etnik sorununu çözülebilmesi için çok uygun koşullar ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bunda da en büyük etkenin ABD’nin bölgede yaşadığı açmazlar ve buna bağlı olarak yeni bir üslup arayışı olduğunu söylemeye gerek yok. Yani, bir anlamıyla, Obama’nın Türkiye’yi ziyareti bir dönüm noktası olarak nitelendirilebilir. Obama ziyaretinde, ABD’nin artık Türkiye’yi, bir cephe ülkesi olarak değil, Laik-demokrat-Müs­lüman kimliğiyle bir ‘model ortak’ olarak görmek istediğine vurgu yapıldı. Zira Türkiye’nin böyle bir kimlikle o bölgede ‘model’ ülke olmasının ABD ve Batı değerlerinin evrensel değerler olarak kabul edilmesi için stratejik öneme sahip bulunmaktadır. Ayrıca, Türkiye’nin, eski gücü kalmasa da İran’a karşı alternatif bir model olarak sunulması da söz konusudur. Türkiye, Batı adına bu kritik ve kilit misyonuyla öncelikle Irak’ta olmak üzere Ortadoğu’da, Balkanlar’da, Kafkasya ve Güney­doğu Asya’da önemli roller üstlenmeye aday ülke fırsatını yakalamış gözükmektedir. Öncelikle konuyu Irak bağlamında mercek altına alırsak, ABD, Irak’tan çekilmesi halinde burada ortaya çıkacak boşluğu, bütün boyutlarıyla Türki­ye’nin doldurmasını düşünmektedir. Dolayısıyla ABD ve Türkiye açısından bu planın önündeki en büyük engel PKK’dır. Kuzey Irak’taki Kürtlerle ilişkilerin düzeltilmesi hatta birlikte hareket edilebilecek seviyeye taşıyacak sürecin başlatılması da önemlidir. Irak’ta, bir taraf, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti hayalinin yine gerçekleşmeyeceğini nihayet gören ve ABD’nin Irak’tan çekilmesiyle bir hamiye ihtiyaç duyan Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ile bu federal yapının bağlı olduğu Irak merkezi hükümeti, diğer taraf ise, başta ABD olmak üzere Batı’nın taşeronluğunu yaparak Türki­ye’nin güneydoğusunu da içine alacak bağımsız bir Kürt devleti kurmak iddiasıyla yola çıkan PKK…

Kuzey Irak bölgesel yönetimi, ABD’yi arkasına almanın ve hâkimiyetinde olduğunu iddia ettiği yeraltı kaynaklarının, zenginliğinin ortaya çıkardığı şımarıklığı terk etmeye mecbur olduğunu anlamaya başlamış gözükmektedir. PKK ise, ABD’nin Türkiye’den beklentileri üzerine oturttuğu politikasını doğru okumuş olacak ki siyasi mücadele çizgisine çekilmek üzere adımlar atmaya başladı bile… Öyle ki Hasan Cemal’in ittihatçı dedesinin aksine bir duruşla yürüdüğü liberal çizgide önemli bir misyon yüklenerek PKK’nın Kandil’deki bir numarası Murat Karayılan ile yaptığı röportajda, PKK’nın yeni şartlar karşısındaki tavrı net bir şekilde ortaya konulmaktadır. “Diyalog yeri İmralı’dır. Kabul edilmiyorsa, diyalog yeri biziz… Bizi de kabul etmiyorsa, siyasal olarak seçilmiş iradedir, (burada DTP’nin adını zikretmiyor, ama ben belirtince başıyla onaylıyor, HC)… Bu da olmuyorsa, o zaman ortak bir komisyon kurulur, bir yerde akil adamlar bir araya gelir.” Yani Kandil dağındakiler yeni sürece hazır, Kuzey Irak bölgesel yönetiminin zaten başka bir çıkışı bulunmuyor. Ama bu gelişmelerden rahatsızlık duyabilecek iç ve dış çevrelerin varlığı da bir gerçek. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin yeniden yapılanma süreci yaşadığı ve bu çerçevede sistem içi güç ve çıkar savaşlarının zirveye ulaştığı bir vasatın çözüm sürecini etkilemeyeceğini iddia etmek hayal olur. Ne var ki, gerek ABD’nin yıllarca kontrolünde tuttuğu bu sorunu çözme, en azından Türkiye ile stratejik ilişkilerini etkilemeyecek düzeye çekme zorunluluğu ve gerekse de ulusalcı güçlerin hep yaslanarak siyaset yaptıkları TSK’nin konuya yaklaşımının değişmesi belirleyici olacak gibi gözükmektedir. İddia edilenin aksine, şartlar, 90’lı yıllarla kıyaslanamayacak kadar müsait durumdadır. Lakin ABD damgasını taşıyan bu barış sürecinin önündeki ciddi engeller doğru tanımlanmalı ve adımlar ona göre atılmalıdır. Bunlardan en önemlisi de, gelinen bu aşamayı lehlerinde bazı avantajlara dönüştürmek isteyen ve her şeye rağmen Türkiye’deki dengelerin kaldıramayacağı talepleri dillendiren çevrelerdir.

Evet, bugüne kadar yanlış politikalar izleyerek sorunun dal budak salmasının ve bunun dış odaklarca kullanılmasının yegâne müsebbibi Türkiye’deki sistemdir. Dolayısıyla sistem, artık politikasını değiştirmek zorundadır. Bundan kaçamaz ve hala soruna bir güvenlik sorunu olarak bakamaz. Sorunun ulaştığı tüm boyutları görmek, doğru algılamak, mücadele yöntemlerini gözden geçirmek ve buna paralel olarak yapılanmasını yenilemek noktasındadır. Her ne kadar ‘Türkiye halkı’ ibaresiyle tevil etmeye çalışsalar da, mirasını reddettikleri Osmanlı’nın ‘Türk’ olarak vasıflandırılması ve bunun kavmiyetçi bir çağrışım ortaya çıkarmamasıyla kendilerini kıyaslamaktan da kısa yoldan dönmeleri gerekir. Çünkü ulusal bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nde ‘Türk’ tabirinin çağ­­rıştıracağı anlam çok nettir. Türkiye Cumhu­riyeti Tarihi de bunun en önemli referansı olarak kabul edilmelidir. ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ yaklaşımı ile hiçbir sorunu çözemeyeceği, tam tersine bu yaklaşımın doğurduğu anlayışla ortaya konan devlet politikası nedeniyle bir takım iç ve dış unsurların karşısında gülünç duruma düştüğünü görmek zorundadır Türkiye. Ve bu konuyu yeni bir yaklaşımla ele almak, çözüm üretmek zorunluluğuyla karşı karşıya gelmiştir. Ama bazılarının çözüm için ileri sürdükleri ‘Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması’ PKK ve DTP’nin dillendirdikleri ‘Anayasal özerklik’ talebi (DTP sıkıştığında yerel yönetimlerin yetkilerinin arttırılması olarak tevil etmektedir…) ‘Genel Af’  gibi şartlarının Türki­ye’nin bugünkü siyasi ve sosyal atmosferinde kabul görmesi mümkün olmadığı gibi çözüm sürecinde önünü tıkayacak yaklaşımlar olarak görünmektedir.

Aynı zamanda, Türkiye Cumhuriyeti lehine oluşan mevcut konjonktürde bu ve benzeri şartları dayatma imkânları da yoktur. Her ne kadar Türkiye, bugüne kadar, sadece Kürt vatandaşlarına değil, değişik etnik gruba mensup diğerlerinin büyük bir kısmına da müstemlekeci mantığıyla yaklaşmış, kendi insanını ‘düşman’ olarak görmüşse de yukarıdaki isteklerin mantıklı olmadığı çok açıktır. Ve unutulmamalıdır ki bu sorun, ancak, yeni yaklaşımlarla çözüme kavuşturulur. Abdullah Gül’ün Prag yolunda yaptığı açıklamadan da anlaşılmaktadır ki ‘İster PKK, İster Kürt, ister Güneydoğu sorunu..’ olarak adlandırılsın (bugün bir önemi yok …) Türkiye artık bu konuda önemli adımlar atmak durumuyla karşı karşıyadır. Adeta zorundadır dense yeridir.

Bu arada, iç ve dış bazı unsurların kendi zaviyelerinden soruna yaklaşmaları ve bu çerçevede bazı provokasyonlara başvurmaları her zaman mümkün gözükmektedir. Bu çerçevede H. Ce­mal’­in Karayılan ile yaptığı röportajda ‘PKK’nın tasfiye edilmesi’ yönündeki yaklaşımların imkânsız olduğunu ve bunun politik olarak da yanlış olacağını vurguladığı ifadelerinin satır araları doğru okunmalıdır. Zira Karayılan, bu vesileyle, “laiklik sizin temel ilkeniz, biz de laikiz, ortak değerlerimiz var. Bizimle mücadelenizde bunu hatırlayın!” diyerek ulusalcı–statükocu bazı odaklara mesaj vermekten geri kalmamaktadır. Üstelik Karayılan bununla da yetinmemekte.. “PKK tasfiye edilirse bu bölgede meydan İran’ın etkisindeki Hizbullahçılara ve İslamcılara kalacaktır.” diyerek siyasetin klasik ve kirli usullerini devreye sokma ihtiyacını hissetmektedir. Bu arada Karayılan, son yıllarda bölgedeki faaliyetlerini hükümetle koordineli olarak arttıran ‘Fethullahçılığı’ da gündeme getirmeyi ihmal etmemekte ve böylece bu konuda hassas olan çevrelerin de dikkatini çekebileceğini ummaktadır…

Kısacası, geçmişte, hem de yakın geçmişte, Batı düşüncesinin ve onun ortaya çıkardığı ulus- devlet yapısının bir sonucu olarak bu soruna yaklaşımlar duygusal ve reaksiyoner nitelikte olmuştu. İç ve dış odakların aynı ideolojik saikle, ama farklı nedenlerle ‘Kürt sorunu’ noktasına taşıdıkları bu mesele bugün yeniden ele alınmak istenilmektedir. Tabii, yine bizim referanslarımız zemininde değil, Batılı değerler çerçevesinde ele alınmaktadır. Burada dikkat çekmek istediğimiz husus, sisteme duyulan reaksiyon ve duygusal nedenlerle geçmişte bu sorunu Batılı referanslarla değerlendirenlerin bugün evrildikleri düşünce eksenidir. Radikal İslami düşünce çizgisinden, ‘sistem içi’ mücadelenin taşıdığı demokratik bir zemine savrulan bu çevreler ibretlik bir örnek olarak karşımızdadır ne yazık ki…

MARDİN’DEKİ ‘MODERN’ KATLİAMIN KODLARI

Dicle Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Rüstem Erkan, “Bu katliamın sanığı olmayabiliriz fakat sadece tanığı da değiliz. Tür­kiye’de yaşayan herkes, özellikle de geçmişten günümüze ülke yönetiminde söz sahibi olanlar, bu olayda büyük ölçüde sorumludur” tespitinde bulunmuş, büyük oranda isabet de buyurmuştur.  Zira sosyolog Doç. Dr. Mazhar Bağlı’nın da dediği gibi sosyolojinin bittiği bir noktadayız. “Sos­yoloji bilimi Mardin’deki katliamı açıklamaya yetmiyor.”

Öyle ki kimileri, her zaman olduğu gibi olayın üstüne atlamakta, Batıdan kopya ettikleri şablonlarla vakayı izaha yeltenmekte... Töreden hareketle kan davası, toprak anlaşmazlığı, kız davası gibi nedenlere vurgu yaparak bu vahşeti anladıklarını zannetmektedirler. Oysa bölgeyi tanıyan uzmanların da belirttikleri gibi, feodalite başlığı altında toplanan nedenlerin hiçbiri bu katliamı, toplumsal tüm değerlerin, referansların sıfırlandığı bu vahşeti kuşatıcı bir şekilde anlatmaya yetmemektedir. Bu, toplumda, örneğin hemen hemen hiç rastlanmayan, eski Atina’da görülen ‘toplu ceza’ benzeri, çoluk çocuk, kadın hamile demeden orada bulunanların hepsini katletmeyi planlayan, katliam sonrası da geriye sağ insan kaldı mı diye kontrol gereği duyulan bir eylem… Amaç geriye şahit bırakmamak ve olayı PKK’nın üzerine yıkarak bir taşla birkaç kuşu birden vurmak.

Bilindiği gibi sosyoloji bilimi, toplumsal dinamiklerden hareketle sosyolojik olayları anlamaya çalışır. Aynı zamanda, bu anlama sürecinde geçmişteki benzer olaylarda sosyoloğa kıyas yapma imkânı verir. Bu olayın ise geçmişte hiçbir eşi benzeri, örneği bilinmemektedir. Her ne kadar Bilge Köyü’nde mal mülk, toprak sorunu, kız meselesi bulunsa da bölgenin dinamikleri dikkate alındığında bunların hepsinin kendine has raconları var. Yani toprak meselesi yüzünden çocuk ve kadın öldürülmez. Keza kan davalarında da. Hatta kan davarlarında, kadın başörtüsünü çıkartıp kavganın orta yerine fırlatırsa kavga biter… Kadınlara sadece ‘namus’ davalarında dokunulur. Ayrıca, daha önceki akrabalar arası kavgalarda, kan davalarında, töre cinayetlerinde maskeli saldırılara hiç rastlanmamış. Tam tersine, bu tür cinayetlerde kimlik özellikle gizlenmez, topluma açıkça ilan edilir. Dolayısıyla bu katliam bölgenin kronik sorunlarıyla açıklanamamaktadır. Geriye bir tek neden kalmaktadır: Rant kavgası… Daha açık bir ifadeyle, devletin veya kendini devlet yerine koyan odakların yaptığı gayri meşru işler; silah kaçakçılığı, uyuş­turucu ticareti, boru hattından petrol hırsızlığı gibi rantlar üzerindeki kavgalar. Çarpık ve gayri meşru yollarla devletle yolları kesişenlerin bu ilişkiden ötürü zenginleşmeleri, devlet içinde devlet olan patronlarını arkalarına alarak her türlü cinayeti işler hale gelmeleri… Ancak bu nedenin de ciddiye alınabilmesi için, öncelikle bu tür ilişkilerin önünde engel olabilecek bölgedeki geleneksel değerlerin, toplumsal dinamiklerin tahrip edilmiş olması gerekir. Kısaca bir bakalım…

Birincisi, bölgedeki barış elçisi konumundaki itibarlı kişileri, devlet veya devlet adına hareket ettiği söylenen güçler ve PKK neredeyse yok etmiş durumda. Aşiret düzeninin barış elçileri, toplumsal denge unsuru olan bu kişileri, aydınlanmacı bir yaklaşımla hareket eden PKK kendi ideolojisini yerleştirmek için yok etmeye çalışmıştır. Keza yine aydınlanmacı bir yaklaşımla hareket eden devlet, başlangıçta işine geldiği için destek verip bölge insanını kontrol etmekte kullandığı aşiret düzenini, daha sonra bölgedeki rant kavgasına kurban etmiştir… Öyle ki bölgede rant peşinde koşan ağayla, görevinin sınırları dışına çıkarak, çeşitli gerekçelerle rant peşinde koşan devlet görevlileri birlikte hareket eder olmuşlar. Her ikisi de ellerindeki gücü kullanarak çıkarlarını korumak adına halkı baskı altında tutmuşlardır. Klasik söylemlerle bölgedeki olayları açıklamaya çalışan aydınlanmacı yaklaşımların aksine, devlet, hemen hemen her dönemde bölgenin en ilkel, en baskıcı, insan haysiyetiyle bağdaşmayan yaklaşımlara sahip unsurlarla ittifak yapa gelmiştir. Sonunda, daha da kötüsü ortaya çıkmış, devlet, ‘terörle mücadele’ adına teröre uygun bir iç savaş ortamını adeta inşa etmiştir. Bilerek ya da bilmeyerek…

Dünyadaki ve bölgedeki gelişmeler, güneydoğuda yoğunlaşan, ama tüm Türkiye’yi etkisi altına alan bu sorunun çözümü için uygun bir iklim oluşturdu. Ancak bu kaos ortamından, şiddet sarmalından büyük üstünlükler, rantlar elde eden unsurlar bunlardan uzak kalmak istememektedirler. 17 bin faili meçhul pahasına bu gücü ele geçirenlerin, ranttan vazgeçmek niyetinde olmayanların kimler olduğunu irdelemek gerekir, sadece korucuları değil. Dolayısıyla bölgedeki kirli ilişkiler ağını, bunların iç ve dış bağlantılarını tespit etmeden kestirme yollardan sorumlular aramak büyük bir yanlış olacaktır. Sonuç olarak bu katliam, aşiret düzeni içinde sadece kontrol altında tutulan bölge insanının, kanlı ve kirli bir savaşla, doğru ya da yanlış tüm değerlerinin yok edilmesi, iç ve dış dinamiklerin elbirliğiyle şiddet sarmalına mahkûm edilmesinin doğurduğu bir vasatın sonucu olarak gözükmektedir. Dolayısıyla Bilge Kö­yü’ndeki katliamı, vahşeti anlamak isteyenler, Türkiye gerçeğini, bölge gerçeğini doğru algılamakla yola çıkmak durumundadırlar. Aksi takdirde saçmalamayı bilim sanmaya, sırça köşklerinden toplumu aşağılamaya devam edeceklerdir.

AFGANİSTAN-PAKİSTAN HATTINDA ABD VE TÜRKİYE

Afganistan-Pakistan hattında büyük oyunlar oynanıyor. Ve bu kirli senaryoların önemli aşamalarına doğru hızla ilerleniyor. Hatırlayacaksınız, İktibas Dergisi’nin Kasım-2008 sayısında ‘Pakis­tan’da neler oluyor?’ sorusuna kısmen ışık tutmaya çalışmıştık. Söz konusu siyasi yorumda, “Afga­nistan’da beklediği sonuçları elde edemeyen, üstelik hâkimiyeti büyük oranda Taliban ve El-Kaide’ye kaptıran ABD ve dostları, politika değişikliğinin işaretleri sayılabilecek yeni operasyonlara başladılar. Bu bağlamda Afganistan sorununun çözümünde ve Güney Asya politikasında stratejik öneme sahip Pakistan’da abuk-sabuk gibi gözüken, ama belirli bir projenin parçası olabilecek atraksiyonlar söz konusu” tespitinde bulunarak,  ABD’nin bugün savaş halinde olduğu El-Kaide ve Taliban’ı çeşitli maksatlarla kendisinin güçlendirdiğinin, işleri sona erdiğinde de tasfiye etmeye çalıştığının altını çizmiştik. Aynı zamanda Afga­nistan ve Pakistan’da emperyalist oyunları bozacak İslami bilinç ve siyasi basiretin bulunmadığına da dikkat çekmiştik. Ne yazık ki bugünkü durumda bir olumlu değişiklik olmadığı gibi işler daha da sarpa sarmaya başlamış gözükmektedir. Özellikle de Müslümanlar için…

Bilindiği üzere Afganistan ve Pakistan, öncelikle global güçlerin Güney Asya politikalarında stratejik öneme sahip ülkelerdir. Bunun yani sıra Pakistan’ın elinde bulunan ve bir zamanlar Hin­distan’ı dengelemek üzere ABD’nin desteğiyle sahip olduğu nükleer silahlar da bugün Pakistan’la ilgili değerlendirmelerde önemli bir etken olarak değerlendirilmektedir. Ancak, ABD’nin bölge politikasında Hindistan ile yakınlaşması, Hindistan-Pakistan arasındaki Keşmir sorunu ile birlikte Pa­kistan’ın elindeki nükleer silahların gündeme getirilmesi, bu yaklaşımın arka planında başka hesapların olabileceğini akla getirmektedir. Pakistan, Hindistan’dan Keşmir sorununu sırtında taşıyarak ayrılmasından bu yana önemli badireler atlattı. Ve ABD, bu ülkeden elini hiçbir zaman çekmedi. Af­ga­­nistan, Hindistan ve İran ile komşu olan Pa­kistan’da son zamanlarda Taliban ve El-Kaide’nin giderek güçlendiği bilinmektedir. ABD ise bir taraftan bu gelişmelerden rahatsızlık duyarken, diğer taraftan da Taliban ve benzeri “radikal” örgütlerin devleti ele geçireceğini olur olmaz dile getirmeyi ihmal etmemektedir. Bu “kaygıların” hemen sonrasında da “nükleer silahlar Taliban’ın eline geçerse ne olur?” sorusunu sormaktadırlar. Ko­nuyu takip edenlerin bildikleri gibi, Pakis­tan’daki yönetim 2007 yılının başından bu yana ülkede kontrolü kaybetmiş durumda. Devletin hâkimiyetini kaybettiği bölgelerde yönetim boşluğunu aşiretler doldurmuş gözükmektedir. Özellikle de Peştun bölgesinde, ne eski yönetim (Pervez Mü­şerref) ne de yeni yönetim (Zerdarî) hâkimiyet kurabilmiş değil. Bu bölgede adeta Taliban’ın üstünlüğünü kabullenmek durumunda kaldılar. Ta ki, kısa bir süre önce Taliban kuvvetleri Pakistan’ın başkenti İslamabad’a yaklaşınca ordu ile Taliban güçleri arasındaki çatışmalar hızlandı. Ancak Taliban güçlerinin hem Afganistan sınırında, hem de Peştun bölgesinde güçlü ve etkin olduğu dikkate alınırsa Pakistan ordusunun işi zor olacağa benzemektedir. Buna rağmen gerek ABD’nin ve gerekse de Hindistan’ın bölgedeki sivilleri de hedef alan operasyonları, Pakistan ordusunu bunlardan daha çok rahatsız etmektedir. Ve Pakistan’da, Tali­ban’dan daha fazla Hindistan, dolayısıyla Keşmir sorunu ve ABD’nin tavrının sorun olarak algılanmakta olduğu dillendirilmektedir.

Her ne kadar Obama yönetimi ile birlikte ABD’nin Pakistan ve Afganistan’da yeni yaklaşımlarının, üslup değişikliği arayışlarının olduğu bilinse de, ABD Merkezi Kuvvetler Komutanı Pet­reaus’un danışmanının, Pakistan’ın önümüzdeki altı ay içerisinde parçalanacağından ve böyle bir durumda ülkedeki nükleer silahların El-Kaide ve Taliban’ın eline geçeceğinden söz etmesi, kafaları karıştırmaktadır. Acaba ABD, orta ve uzun vadede bölgeyle ilgili yeni planlarına uygun adımlar mı atmaktadır sorusu akla gelmektedir. Normal şartlarda ABD, Afganistan ve Pakistan’da yaşadığı açmazlarına bir çözüm yolu bulmak için bugüne kadar sergilediği yaklaşımdan vazgeçmesi ve her iki ülkede de var olan hassasiyetlere dikkat etmesi gerekir… Obama’nın Karzaî ve Zerdarî ile ABD’­nin de bir araya gelmesi, Türkiye’nin “yumuşak gücü”nü bölgede kullanması da bu yöndeki gelişmeler olarak değerlendirilebilir. Uzmanlara göre, Afganistan ve Pakistan’da yabancı güçlerin varlığı Taliban ve El-Kaide’yi güçlendiren unsurlar olarak değerlendirilmelidir. Pakistan’ın Veziristan bölgesinde ve Afganistan-Pakistan sınırında, sivillere yönelik insansız uçakların bombardımanı ABD kar­şıtlığını körüklemektedir. Bölge insanının güçlü ama sonuç getirecek bilincin rehberliğinde bir reaksiyon ortaya koyması ise bu şartlarda mümkün gözükmemektedir. Aynı zamanda, şiddetin giderek yoğunlaştığı Veziristan bölgesinde yaşayan halk Peştun ağırlıklıdır. Bu durumun Taliban’ı güçlendirmesi kaçınılmazdır. Aynı zamanda Taliban’ı güçlendiren bir başka etken de Pakistan’da sayıları 20 bin civarında olduğu söylenen medreselerdir. Bu medreseleri, Afganistan’ın Rusya tarafından işgalinden sonra kontrol altında tutan Pakistan İstihbaratı (ISI) ve CIA, bugün bölgede izledikleri politikalar nedeniyle karşılarına almış durumdadırlar. Yani bölgede kabile asabiyeti, ABD ve işbirlikçisi Pakistan ve Afganistan yönetimlerinin yöntem hataları bugün sorunların içinden çıkılmaz hale gelmesinde ana nedenler olarak gözükmektedir. Aynı zamanda, ABD başta olmak üzere işgalci güçlerin, İslam’a karşı bir savaş yürüttükleri izleniminin verilmesi, üstüne üstlük ABD güçlerinin Peştun dilinde basılmış İncilleri kimi okullarda dağıttığı bilgileri de bu imajı pekiştirmektedir. Türkiye’nin, içeriden bir ülke sıfatıyla tüm uyarılarına rağmen, ABD’nin araya girmesiyle NATO Genel Sekreterliği’ne Rasmussen gibi bu konularda sabıkalı birinin seçilmesi de bu imajın üzerine adeta tüy dikmiştir.

Görüleceği üzere, gerek Afganistan’da ve gerekse de Pakistan’da kabileci bir sosyal yapı bulunmaktadır. Geleneksel din anlayışıyla birleşen bu toplumsal gerçeklik, karşımıza manipüle edilebilir, ilkelere dayalı siyasi bir tavrı olmayan topluluklar çıkarmaktadır. Kabileciliğin, yoksulluğun ve bilinç eksikliğinin bölge insanını nereden nereye taşıdığı ise net olarak karşımızda durmaktadır. Konjonktürel birliktelikler, dış güçler karşılarında var olmadığında, kendi aralarında acımasız iktidar ve çıkar savaşları, netlikten ve bilinçten uzak siyasi duruşlar, Afganistan’ı ve Pakistan’ı bugünkü çizgiye taşımış gözükmektedir. Gelinen bu noktada, yanlışlar tekrar edilmeye devam edilirse, korkarız bölge tehlikeli oyunların sahnesi olabilir, Güney­doğu Asya politikalarının bir parçası olan yeni oyunların… Bir tarafta ABD, yeni yaklaşımıyla “İs­lam ile savaşmıyoruz, savaşmayacağız” yalanıyla, ikiyüzlülüğüyle Türkiye’yi de yedeğine alarak bölgede yeni oyunlar peşinde, diğer yanda ise Rusya ve müttefiklerinin Taliban tehdidinden endişe duymaları ve bölgeyle ilgili orta ve uzun vadeli hesapları…

Ve bölgenin yeniden kuşatılması, bir başka ifadeyle mevcut kuşatmanın çok daha derinlikli ve boyutlu olarak yeni yöntemlerle pekiştirilmesi süreci karşısında Müslümanların duruşları büyük bir öneme sahiptir. Eğer Müslümanlar net bir Tev­hidi duruş gösterebilirlerse bölgede ve dünyada planlanan oyunlar bozulacak, akamete uğrayacaktır. Aksi takdirde Batılı değerlerle İslami kavramları uzlaştırma politikası yeni bir başarı kazanacaktır. Müslüman coğrafyada yeni olmayan, ancak daha planlı, programlı ve içeriden birilerinin destekleriyle daha aldatıcı, yönlendirici bir oyunun zilletiyle karşı karşıya kalmamız kuvvetle muhtemeldir…



Makaleyi Paylaş

Yorumlar
Ara
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir!

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 

ÜYE İSTATİSTİĞİ

Bütün Üyeler : 92
En Son Üye : aykut akça
Online Üyeler : 0
Bugün : 0 Üye
Bu Hafta : 0 Üye
Bu Ay : 0 Üye

EN SEVİLENLER

Son Yorumlananlar