Değişen dünya ve bölge sorunlarını göremeyecek kadar şartlanmış ve/veya değişim ve dönüşümlerin sistem içindeki güçlerini ve çıkarlarını zedelediğini düşünen bir kesime göre Türkiye eski Türkiye değil. Yeni bir eksene kaydırılmak istenmektedir; klasik politikalarından hızla uzaklaştırılmaktadır... Diğer bir kesime göre ise Türkiye kimliğini bulmakta, hızla "kendi olma" yolunda ilerlemektedir. Öyle ki bu çerçevede ABD ve NATO'dan bağımsız politikalar bile oluşturmakta ve bunu hayata geçirmek konusunda önemli adımlar atmaktadır. Bir başka ifadeyle "Yeni Osmanlıcılık" konsepti bağlamında gelişmelere şahit olmaktayız...
Sistem içi güç ve çıkar mücadelesinin derin mahfillerde acımasızca devam ettiği bir vasatta yukarıdaki iddiaların dillendirilmesi tarafların pozisyonlarını, duruşlarını dikkate aldığımızda hiç şaşırtıcı görülmemelidir. Ancak burada bazı çelişkileri irdelemekte yarar vardır. Birincisi AKP iktidarını, Türkiye'yi Batı ekseninden uzaklaştırıyor iddiasında bulunan çevreler, paradoksal bir şekilde bu iktidarın Amerikancı bir iktidar olduğunu ve AB'ne tam anlamıyla teslim olduğunu da iddia etmektedirler. Aynı zamanda kendileri de eski patronları nezdinde her türlü girişimde bulunarak temelsiz düşüncelerini politika oluşturucu odaklara son bir kez anlatmaktan da geri durmamaktadırlar. İkincisi "Yeni Osmanlıcılık" iddiasında bulunanlar ya da bu tür değerlendirmelere karşı çıkmayanlar da, bir taraftan Türkiye "kendi olma" yolunda ilerliyor iddiasındayken bir taraftan da özellikle ABD politikalarına ve bu politikaların bölgedeki yansımalarına karşı bir duruş sergilememeye özen göstermektedirler. Bunu yaparken ABD'nin bölge gerçeklerine uymayan yaklaşımlarına ve değerlendirmelerine içeriden biri olarak karşı çıkmaktan geri durmamaktadırlar. Özal'dan bu yana da uyarılarında çoğu kez haklı çıkmaktadırlar. Bu arada büyük güçlerin bıraktığı siyasi boşluklardan yaralanarak Türkiye'nin yeni misyonuna uygun başarılı adımlarda atmaktadırlar... Tüm bu tartışmalar yaşanırken, eğer biz, "gerçekte neler oluyor?" sorusuna doğru cevap veremez, iktidar savaşının acımasız şartlarında ortaya konan bu ve benzeri söylemlerin peşine takılırsak "sistem içi" bir mücadelenin taraflarından biri olmaktan öteye gidemeyiz. Gerçeklerden ve bu gerçeklerin sonucu olan "duruş"tan uzaklaşırız ki bu bizim kimliğimizin netliğini ortadan kaldıracak bir sürece girmemiz demektir.
Oysa gerçek çok açık. Dünya dengeleri hızla değişmekte ve bu küresel değişimin bölgemize yansımaları giderek netleşmektedir. Bu nedenle dünyayı ve bölgeyi eski parametrelerle değerlendirmeyi pozisyonları açısından hayati öneme sahip olduğu algısıyla hareket edenlerle değişimden yana sistem içindeki yerini giderek güçlendirmek isteyenler arasında bir iktidar ve rant mücadelesine şahit olmaktayız. Her iki kesimin de yönü Batı'ya dönüktür. Taraflar, Batılı referanslarla düşünmektedir. Mücadele laik-antilaik mücadelesi değildir. Bu tanım kasıtlı olarak kullanılmakta ve her iki tarafın da hedef kitlesinde yanlış yorumlara yol açmaktadır. Aslına bakıldığında laikliğin jakoben (katı) Anglosakson (ılımlı) yorumlarını temsil etmektedirler sistem içi taraflar... Her iki taraf da dış odakların desteğini arkasına alan kurumlarla işbirliği halinde bir politika izlemekte ve ittifaklar konjonktürel olarak değişebilmektedir. Burada ilkelerden değerlerden çok güç ve çıkar mücadelesinin gerekleri ön plana çıkmaktadır.
Yukarıdaki tespitlerimizi gündemle irtibatlandırdığımızda "Davos" tartışmaları en yakın örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. Recep Tayip Erdoğan'ın Davos öncesi başlayan eleştirileri duygusal boyutları bir kenara bırakılırsa, siyasi olarak içeriği ve hedefleri taraflarca farklı algılanmakta sistemdeki pozisyonlarına uygun bir şekilde de tavır ortaya konulmaktadır. Ve taraflar, olayın iç yüzünü tespit etmek yerine, bu olayı sistem içi çatışmalarında bir argüman olarak kullanmakta ve hedef kitleler nezdinde politik bir kazanca dönüştürebilmektedirler.
Hatırlanacağı gibi vicdanını kaybetmiş, tüm insanlık değerlerinden soyutlanmış; gözleri görmez kulakları duymaz dünyanın seyirci olarak kalmayı bilinçli bir tercih olarak ortaya koyduğu "Gazze Katliamı" yaşanırken T.C. Başbakanı çıktı bazı gerçekleri kamuoyuna hatırlattı. Ancak bunu yaparken global sistemin bir parçası olan Türkiye adına yaptı bunu. Global dünyanın ortaya koyduğu uluslar arası kurallara hukuka atıfta bulunarak bu çıkışı yapmaya dikkat etti. Ancak niyeti ve ne adına konuştuğu bir tarafa, kabul etmek gerekir ki Türkiye'nin bu tavrı çok önemliydi. Ve henüz oluşum safhasında olan bölgesel dengeler iyi yönetilebilirse ABD'nin ve Batı'nı takdirine mahzar olabilecek çizgideki bir politikanın önünü açabilecek niteliğe sahipti. Zaten Türkiye'deki ve bölgedeki yansımaları da böyle oldu.
Ama bazı kesimlere göre bu tepki yanlıştı. Türkiye aşırı tepki koyuyor, tüm Arap yöneticilerinin sustuğu veya İsrail'e Hamas'ı yok etmesi için destek verdiği bir vasatta Türkiye'ye ne oluyordu?! Filistin'in diğer parçası ve şu an Batı Şeria'yı kontrol ettiği söylenen El-Fetih bile Hamas'ı suçlamamış mıydı?.. Yani söz konusu anlayışa göre Türkiye aşırı tepki koyuyor, Hamas'a yakın bir duruş sergiliyordu... Diğer kesim ise yanlış duruşun diğer ucundaki yerini almakta gecikmiyordu. Onlara göre ise hükumet doğru bir tepki koymuştu. Bu hem mevcut hükumete hem de Türkiye'nin tarihi arka planına yakışan bir tavırdı. Hatta hükumet daha da ileri bir adım atmalı, İsrail ile ilişkiler kesilmeli, en azından gözden geçirilmeliydi... Yani ne olup bittiğinden habersiz ya da "duruş" sorunu nedeniyle bulunduğu yerden görebildiklerini dile getiriyordu bunlar. Ne olduğundan habersiz duygusal tepkiler koyuyorlar ve temennileriyle gerçekliği birbirine karıştırıyorlardı. Nitekim TSK'nın konuyla ilgili açıklamaları ajanslara düştüğünde biraz rahatsız olmuşlardı. Oysa, Türkiye'nin bu çıkışına başta ABD olmak üzere AB ve diğerlerinde hiçbir ciddi tepki gelmemesi perde arkasındakileri görmemeleri ya da görmek istemediklerini çok açık ortaya koymaktaydı. Tabi birkaç Siyonist ve sahibinin sesi medya dışında... Şurası açıkça anlaşılıyordu ki burada bir garabet söz konusuydu. Türkiye'nin yeni konumundan dolayısıyla misyonundan rahatsız olanlar, kronik düşmanlık politikalarını sürdürmekte hala yarar umanlar ve bunların çizgisindeki medya ve "monşer"ler, AKP ile sürdürdükleri ve pek de başarılı götüremedikleri iktidar ve rant mücadelesi nedeniyle konunun üzerine adeta atlamışlardı ama yine aradıkları fırsatı bulamadılar. Onlar da işin içinde iş olduğunun biraz geçte olsa anlamış gözüküyorlardı. Öyleyse "diğer tarafın fark edemediği püf noktası neydi?" sorusunun cevabı önemliydi ama bir o kadar da basitti. Konuyla ilgilenenlerin yakinen takip ettikleri gibi, Türkiye'nin yeni dünya dengelerindeki yeri ve bölgedeki "misyon"uydu püf noktası... Büyük Ortadoğu Projesi bağlamında sadece ABD ile paralel düşünen uluslar arası güçlerin de mutabık olduğu ana çizgiler belirleyiciydi. Türkiye'nin bu çerçevedeki misyonu, Hamas'ı ateşkese razı etmesi ve belirli bir süreç içerisinde bu örgütü sistem içine taşımasıydı. Bir başka deyişle İran ekseninden koparmasıydı. Gelişmelere bakıldığında da Türkiye'nin izlediği politika ve söylemleriyle bölgede yeniden ve daha sofistike bir hakimiyet kurmakta zorlanan küresel güçlerin beklentileriyle uyumlu olmasıyla bunu desteklemektedir. Aynı zamanda başta İsrail ve ABD olmak üzere birçok küresel ve bölgesel güç, İran'a alternatif olabilecek tek bölge ülkesinin Türkiye olduğunda da, ortak bir düşünceye sahip olmaları da Türkiye'nin önünü açmaktadır.
Türkiye'nin bugünkü politik çizgisine dünden bugüne gelmediği, bu çizginin duygusal tepkilerle oluşturulmadığı da dikkate alındığında "Davos" sonrası gelişmelerin konunun yeniden gündeme gelmesi ve tartışılması açısında önemlidir. Yeni dünya düzeni tartışmalarının yapıldığı günlerden bu yana bölge politikalarının şekillenmeye başladığı düşünülürse "BOP iflas etti, geçerliliğini yitirdi" türü açıklamaların da, aslında, söz konusu projenin küresel mutabakata mazhar olmuş olan temel boyutlarından çok ABD'nin izini taşıyan yorumlarından bahsedildiği hususu tekrar hatırlanırsa süreç daha net algılanabilir. Özal ile başlayan, ancak Türkiye'deki değişim ve dönüşüm mücadelesinin gölgesinde kalan Türkiye'nin yeni konumu ve bölgesel misyonu, AKP iktidarıyla birlikte yeniden gündeme gelmiş ve Türkiye'nin bölgenin vazgeçilemez bir ülkesi olması yolunda hükmünü icra etmektedir. Eğer Müslümanlar ''duruş'' sorununun farkına varmayarak bu sürece yardımcı olmaya devam ederlerse artan bir ivmeyle bu politikaların sonuçlarına şahit olmaya devam edeceğe benziyoruz.
Türkiye global güçlerle sağladığı temel mutabakatalar çerçevesinde Batılı bir bölge ülkesi olarak hızla yol almaktadır. Türkiye eski Türkiye değildir artık... Bir yerlere doğru hızla sürüklenmektedir. Ancak bu, bazılarının iddialarının aksine, Türkiye'nin kuruluş felsefesine ve bu felsefe için batı ile küresel güçlerle mutabakatına ters bir istikamette seyretmemektedir. Yönünü hiç Batı'dan çevirmeden Türkiye, değişen dünya ve bölge şartlarıyla uyum içinde politikalar izlemektedir. Osmanlı'nın bakiyesi olması ve stratejik önemi nedeniyle "seküler soyutlanma politikası"dan hızla ılımlı bir çizgiye kaymakta ve küresel güçlerin zorlamasıyla Müslüman coğrafyada lider ülke yolunda hızla ilerlemektedir. Komşularla sıfır sorun, aktif tarafsızlık vb. kavramlarla stratejik bir derinliğe doğru yol alan bu politikalarının oluşumunda son dönemlerde Ahmet Davudoğlu ve ekibinin öne çıktığını ve beklenilenin aksine statükocu, ulusalcı güçler dışında Türkiye'deki değişim yanlısı derin güçlerin de soğuk bakmadığı çok boyutlu politikaların bu ekibin kontrolünde şekillendiğini söyleyebiliriz. Ahmet Davudoğlu, Prof. Dr., Büyükelçi, Baş Danışman. En önemlisi de Türkiye'nin yeni pozisyonuyla uyumlu politikalarının uygulanması için gerekli ekibin yetiştirilmesinde öne çıkan başarılı bir stratejist... Davudoğlu ve ekibi yeni şartlara uygun kadrolar yetiştirme konusunda da kendi mantığında, sistem içi duruşuna göre başarılı kabul edilebilir. Bir Müslüman için hiç kabul edilmeyecek bir kavram olsa da, Türkiye'yi "Müslüman güç" olarak niteleyen ve bu bağlamda Müslümanların değerleriyle küresel değerleri telif etmeye çalışan "ılımlı İslam" anlayışı; "hoşgörü", "diyalog" , "demokrasi", "ılımlı laiklik" kavramlarıyla "duruş" sorunu yaşayan çevrelerde giderek yaygınlaştıran "Abant Konsili" zihniyetiyle de paralel bir çaba içerisinde gözükmektedir bu ekip. Her ne kadar Türkiye'deki jakoben zavallılar, biraz küçük hesapları ve çıkarları uğruna bunların çabalarını sistemi ele geçirme, "Ilımlı İslam" Cumhuriyeti kurma girişimi olarak görseler de global güç odakları ve yerli uzantıları, bu anlayışı laikliği, demokrasiyi, insan haklarını, serbest piyasayı güçlendirmek ve Müslüman coğrafyada içselleştirmelerini temin etmek için hayati öneme sahip bir yorum olarak telakki etmektedirler. Zaman zaman sıkıntı yaşadıkları husus ise, global düzeyde büyük önem verdikleri bu ortak projenin geçmişteki şartlar gereği iyi ilişkiler içinde oldukları "katı laikleri" ve onların sistem içindeki konumlarını ve çıkarlarını hızla yok etmesi ve bunun ortaya çıkardığı sorunlardır. Yoksa ABD başta olmak üzere Batı'nın büyük çoğunluğu, "ılımlı İslam", "İslam demokrasi"si, vb. kavramlara Türkiye'deki ve bölgedeki insanlardan çok farklı anlamlar yüklemekte ve bunlardan rahatsızlık duymamaktadırlar. Yani burada çok boyutlu, Müslümanların zihin dünyasını hedef alan bir proje söz konusudur. Ve bu projenin hedef kitlesi, kendilerini İslam ile tavsif eden, ancak, çok ciddi olarak "duruş" sorununu yaşayan Müslümanlardır. Zira "duruş" bahse konu projenin başarısı için hayati öneme sahip bir konudur. Öyle ki, Müslümanlar, dinlerini, yaşam biçimlerini Batılı kavramlar ve dolayısıyla Batılı mantalite zemininde algılamaya, telifçi bir mantıkla uzlaştırmaya çalışırlar ve sistem içi mücadeleyi bir yöntem olarak seçerlerse bu proje Müslüman coğrafyada maya tutmuş demektir. Ondan sonraki süreçteki detaylar çok büyük bir öneme sahip olmayacaktır. Tam tersine Müslümanlar hayatlarını Kuran'da pek çok örnekle açık seçik ortaya konan tevhidi anlayış zemininde inşa etmenin tüm zorluklarını ve uzun erimli yolculuğunu göze almanın elzem olduğuna karar vererek "sistem dışı", tevhidi, nebevi bir "duruş" sergileyebilirlerse bu projenin uygulama imkanı kalmayacaktır. Bu arada Müslümanları kaygılandırması gereken, bu gerçeği değişik boyutlarıyla gören bazı kesimlerin, çeşitli kaygılarla bu temel yanlışa net tavır koymamaları, seslerini yükseltmemelerinin hayati öneme sahip olduğunu hala algılayamamalarıdır.
Bazı sathi telakkilerin aksine bir kimsenin ve ekibin "duruşu", hangi fiziki mekanda yaşadığıyla anlamlandırılamaz. Hangi devletin tabiatında yaşanmak durumunda kalınıyor olunmasıyla değerlendirilemez... "Duruş" bir zihniyeti, bir anlayışı, bir dünya görüşünü ve bunun ortaya koyduğu temel ilkelerle ve düşünceyle uyumlu yöntemle doğrudan bağlantılıdır. Bu bağlamda peygamberlerin ve gerçek devrimcilerin, değiştirip dönüştürmek amacıyla yola çıktıkları hayat düzenlerine sistemlere karşı "duruş"ları en güzel örnekler olarak karşımızda durmaktadır. Pragmatik ve reaksiyoner yaklaşımların, çeşitli gerekçelerle ilkeleri devre dışı bırakan yöntemleri bu örnekliklerde görebilmek mümkün değildir. Zaten haklı gerekçeler gösterilmeye çalışılsa bile ciddi bir "duruş"a sahip olanların duygusal davranmaya ve/veya yöntem sapmalarını göstermeye hakları yoktur. Ve bu tür sapmaların sonunda karşı bir duruş sergiledikleri bir sistemle uzlaşmaya ya da marjinalleşerek fasit bir döngüde boğulmaya giden bir süreci başlattığını unutmamalıyız.
Burada bir kez daha altını çizerek belirtmeliyiz ki, ciddi insanların başta önder pozisyonlarında bulunanlar olmak üzere, temel tercihleri ve bununla irtibatlı "duruş"ları çok belirleyici bir niteliğe sahiptir. Bu nedenle tercihlerimizi, seçimlerimizi ciddiye almak durumundayız. Seçimlerimize uygun bir "duruş"a sahip olmak yükümlülüğümüzü tercihlerimizle birlikte yüklenmeyi göze alıyorsak insanların karşısına çıkma cesaretini bulabilmeliyiz. Tabi, haddimizi bilerek...
"Duruş" sorunu bulunanlar hedefledikleri limana varabilmek adına hiç yılmadan, ısrarlı bir şekilde yelkenlerini rüzgarla doldurmak için azmederler. Esen rüzgarın yönüne göre yol almakta beis görmeyenlerin ise varacağı liman belli değildir...
Herkesin "duruş"u temel seçimini gösteren en net ölçüdür. "Duruş" sorunu yaşayanların daha alt düzeydeki seçimleri ise belirleyici olmaktan öte sürükleyici bir işleve sahiptir.Makaleyi Paylaş
| Yorumlar |
|









Kürşad Bey, çok güzel bir konuya&...
sayın ,m. ali durmuş bey ,gülen ha...
"Bugünün müstekbir kâfirleri,...
Selam a. sayin site yöneticileri der...
Selamunaleykum; İktibas dergisi ve ...