Bu ayın gündemi bir hayli yüklü gözükmektedir. Obama sonrası ABD politikalarındaki strateji değişikliği ve bunun global ve yerel yansımaları, Iraktaki gelişmeler ve buna bağlı olarak Türkiye'nin giderek artan ağırlığı, PKK'nın etkisizleştirilmesi çabaları, Afganistan'daki durum ve buna bağlı olarak Pakistan'daki gelişmeler... Ergenekon Terör Örgütü (ETÖ) davası ve seçim... Bu yoğun gündemin sistem içi kavganın devam ettiği bir vasatta Türkiye'nin önüne gelmesi gelişmelerin iç yansımalarını da beraberinde gündeme getirmektedir. Nitekim seçimlerde bazı emareler ortaya çıkmıştır. Her ne kadar ekonomik kriz seçimlerin rengini belirleyen esas unsur olarak gözükse de, bölgesel gündemin içeriye yansımalarının ne oranda seçimlere yansıdığı da muhakkak tartışılacaktır...
Değişen dünya şartlarının ortaya çıkardığı küresel ve bölgesel dengeler, artık Türkiye'yi sadece jeostratejik önemi nedeniyle öne çıkan bir ülke olmaktan öte siyasi kimliğiyle birlikte nerede durduğu, ne yaptığı büyük önem ifade eden bir ülke haline gelmesi sürecini hızlandırılmıştır. Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş ideolojisi ve bölgedeki misyonuyla bölgede önemli bir yere sahip olsa da, bugünki durumu, çok daha ileri bir özellik taşımakta ve Türkiye'nin yeniden bölgede sahne almasını gerektirecek bir dönemi başlatıyor gibi gözükmektedir... Artık Türkiye Cumhuriyeti'nin eski dar kalıpları içerisinde kalarak, bırakın başkalarının dile getirdiği gibi küresel bir oyuncu olmasını, bölgesinde bile varlık göstermesi söz konusu değildir. Daha da ötesi, eski anlayışta ısrar etmesi haline Türkiye, ciddi bir güvenlik tehdidiyle karşı karşıya kalabilecektir. Konunun bu boyutunu nihayet bazı fanatik olmayan çevreler de kavramış olacaklar ki aşağıda bir iki örneğini alıntılayacağımız yaklaşımlar giderek kesafet kazanmaktadır...
"M. Kemal'den sonra; bir dizi hata yaptık. Belki haklı bir karşı-devrim endişesi ile... Belki de, yenilikçiliğin radikalliğiyle... Osmanlı'dan tevarüs edebileceğimiz ve Cumhuriyetimizi daha da güçlü kılacak bazı unsurları ihmal ettik". "Şimdi Türkiye Cumhuriyeti bir 'sıçrama anı'nın eşliğinde duruyor". "Türkiye Cumhuriyeti'nin bu 'sıçrama anı'nda ihtiyacımız olan teorik referansların bir kısmını Osmanlı'da bulacağımız şüphesizdir. Bir kısmını ise üretmek veya ithal etmek durumunda da kalacağız." Akşam Gazetesi'nden Atılgan Bayar'a ait yukarıdaki alıntıların yanı sıra konuyla ilgili sık sık çıkışlar yapan Taha Akyol'un, seçim sonrasında CHP'de "Post Kemalist'' bir dönem başlayabilir yönündeki değerlendirmesi de Türkiye Cumhuriyeti'nin dar kalıplarını kırmak, bölgede daha aktif olmak isteğinin, bir başka ifadeyle zorunluluğunun tespitinden öte bir şey değildir. Ancak, bu tür gelişmeleri, henüz eski parametrelerle Türkiye'yi nitelemeyi sürdüren bazı çevreler ise, hala ABD ve AB çevrelerinin kendi bakış açılarıyla seküler bir çerçeveye oturtarak bilinçli olarak kullandıkları ve çok sinsi, stratejik anlamlar yükledikleri "ılımlı İslam", "Siyasal İslam" gibi kavramlara takılıp kalmış durumdalar. Öyle ki bu kavramlara Batılıların yükledikleri anlamlardan çok farklı anlamlar yükleyerek bir karşı-devrimden, sivil darbeden dem vurmaya devam etmektedirler. İşin özünü kaçırıp buralara öyle takılmışlar ki, geçtiğimiz ay Türkiye'yi ziyaret eden Hillary Clinton'a sordukları "en önemli" sorulardan biri bu kavramlarla ilgili... Keza Sabah Gazetesi'nin ABD'nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey ile yaptığı röportajda da konu gündeme getirilmiş, ABD Büyükelçisi de şu cevabı vermiştir: "ABD'nin Türkiye'ye temel bakışında bir değişiklik yok. Sadece değerlerine yapılan vurguda bir ton farkı var." Her ne kadar bu tür kavramlara statükocu ulusalcı çevreler çok farklı anlamlar yükleyip sistem içi güç ve çıkar kavgasının önemli bir argümanı olarak kullansalar da gerçek öyle değildir... Ne var ki bu ton farkının Türkiye'deki bazı çevreleri fevkalade rahatsız ettiğini gören Obama'nın ekibi, daha dikkatli bir dille aynı görüşlerini dillendirmeye, politikalarını uygulamaya devam etmektedirler. Dolayısıyla Türkiye-ABD ve Türkiye-AB ilişkilerini değerlendirirken bazı hassasiyetlerin ortaya çıkardığı terminoloji farkına dikkat etmek bir zorunluluk olarak algılanmış bulunmaktadır.
Bu bağlamda;
- Türkiye zamanla artması muhtemel bir yoğunlukta, ABD ve AB tarafından stratejik bir ortak olarak değerlendirilecek ve buna uygun roller verilecek gibi gözükmektedir...
- Bu durum gerçekleşir ise Türkiye, seksen küsur yıldır devam edegelen ve kendi içine kilitlenmesine neden olan içe dönük çatışmalardan uzaklaşacaktır. Bu geçişin çok sancılı geçmesi ve sistemin zorlanması, yeni dönemin geri dönülmez sonuçlarının öngörülmesi ve elde tutulan gücün ve rantın devredilmek istenmemesindendir...
- Bu gerçek giderek netleşmesine rağmen henüz sistem yeni döneme hazır bir görünüm vermemektedir. Dolayısıyla devletin kurumları arasında ve kurumların kendi içinde çok ciddi bir iktidar mücadelesi devam etmektedir...
- Her ne kadar bazı iç ve dış çevreler yeni dönemin bazı boyutlarını çıkarları için tehlike görseler de Türkiye'nin NATO üyesi, AB'ye katılım sürecinde olan laik, demokrat, "Sünni Müslüman" bir ülke olarak nitelendirilmesi ABD ve Batı açısından çok büyük bir önem arz etmektedir. Yeni politikaları doğrultusunda epey uzun bir süredir üzerinde çalıştıkları Türkiye gibi kilit öneme sahip bir ülkenin bu özelliklerinden vazgeçmeyeceklerdir...
- Bu özellikleriyle Türkiye, ABD'nin koruması altındaki İsrail'in güvenliği ve Kuzey Irak'taki Kürtler açısından stratejik bir ülke olarak algılanmakta ve İran'a alternatif bir güç olarak çok önemsenmektedir...
- Türkiye'nin konumu ve giderek artan stratejik önemi ABD'yi zaman zaman kullandığı PKK konusunda yeni bir değerlendirme noktasına getirmiş gözükmektedir. Buna paralel olarak Irak merkezi yönetimi ve Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi de yeni ve ciddi bir değerlendirme zorunluluğu ile karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır...
- Aynı zamanda PKK konusunun yanı sıra ABD ve Irak'taki müttefikleri petrol ve doğalgaz konusunda da Türkiye'yi dikkate alma gereği duyacaklardır. Bu hem Türkiye'nin bölgede yükleneceği misyonun doğal bir sonucu olacaktır, hem de Hazar havzası, Irak'tan gelecek petrol ve doğalgaz yollarının Rusya kontrolü olmaksızın Batıya aktarılması (Nabucco...) gibi boyutlarıyla çok önemlidir...
- Bu çerçevede, Türkiye'den üst düzey ziyaretlerinin birbiri ardınca Irak'a yapılması boşuna değildir. Gerek Kürt politikasındaki değişikliğin bazı mutabakatlarla birlikte yansımaları, gerek PKK sorunun çözümü konusunda çok elverişli, hatta zorlayıcı bir konjonktürün yakalanması ve gerekse ekonomik boyutun siyasi ilişkilerle doğrudan bağlantısı düşünüldüğünde yeni bir döneme girildiği çok açık olarak görülebilmektedir...
- Nisan ayının ilk haftasında Türkiye'ye önemli bir ziyaret yapacak olan Obama, şunu iyi bilmektedir ki, Türkiye ile Irak arasındaki sorunların çözümü ve dolayısıyla PKK'nın tavsiyesi, en azından Türkiye üzerindeki etkisinin gündemden düşürülmesi bir zorunluluk olarak önünde durmaktadır. Aynı zamanda Türkiye ile bölgesel diğer politikalarda, İran hususunda işbirliği yapmak zorunda Obama. Buna karşın Türkiye de ABD politikalarıyla büyük oranda örtüşen önceliklere sahip durumda olacak ki ABD'nin yeni stratejisine çok yakın bir duruş sergilemektedir...
- Ama ABD açısından durum çok daha ciddi gözükmektedir. Çünkü ABD'nin asıl sıkıntısı Afganistan ve dolayısıyla Pakistan'dadır. ABD'nin orta ve güney Asya politikaları açısından bu konu çok büyük öneme sahiptir. Ve bölgedeki sorunun giderek daha da girift hale gelmesi kuvvetle muhtemeldir...
Dünyadaki yeni dengeler, bölgeye yansımalarıyla birlikte, ABD'nin izleyeceği yeni strateji ''yumuşak güç'' kullanımını yeniden öne çıkaracaktır. Ve bu yeni dönemde sisteme entegre olmayan Müslümanlar asıl hedef olacaktır. Bu fiziki bir hedef olmaktan öte Müslümanların değerlerini karşısına alarak, bu değerleri sözde evrensel değerlerle uyumlu hale getirme, telif etmek anlamında gerçekleştirilmek istenmektedir.
Son yıllardaki gelişmeler göstermektedir ki Ortadoğu, artık İsrail-Filistin çelişkisinin ötesinde bir noktaya doğru hızla yol almaktadır..."
YANLIŞ SEÇİMLER VE SONUÇLARI
Tekrar etmekte yarar var, Müslüman coğrafyada gerçekleşen ve yeni versiyonlarıyla gündemde olan operasyonların asıl hedefi İslam'dır, Kur'an merkezli düşünen Müslümanlardır ve bunlara ait zenginliklerdir.... Çoğu zaman başarılı olmuş olan "dine karşı din" aracının kullanıldığı bu süreçte "ben Müslümanlardanım" diyenlerin her zamankinden çok daha dikkatli ve uyanık olmaları, küçük hesapları bir kenara iterek, ahireti hiç akıldan çıkarmadan yaşananlardan ders almaları gerekir. Ama kendini İslam ile tavsif edenlerin büyük bir kısmı tam tersi bir istikamette hızla yol almaya devam etmektedirler. Üstelik bu zillet içindeki hallerinden habersiz "benim oğlum bina okur, döner döner yine okur" misali suni ve basit tartışmalarla, pragmatik yaklaşımlarla "sistem içi" çarpık duruşlarını, seçimlerindeki temel yanlışlarını meşrulaştırmaya ve bu yanlış eksende birbirlerini etkilemeye devam etmektedirler.... Gelişmelerin en acı boyutu ise söz konusu çevrelerin bu sapkın yönelimlerini kanıksamaları, hatta savunmacı pozisyondan çıkarak saldırganlaşmalarıdır.
Bir taraftan sistemin göbeğine, yeniden inşa edilmeye çalışılan merkezine oturmuş, rejimin yeniden yapılandırmasında, toplumla bütünleştirilmesinde, daha doğrusu toplumun sistemin değerleriyle barıştırılmasında "esas oğlan" rolü verilmiş AKP: Avrupa Birliği yanlısı, muhafazakar, liberal özellikleriyle... Diğer taraftan, daha öncesini bir yana bırakırsak, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası-DP-AP-ANAP çizgisinde, ancak daha marjinal kesimleri sisteme entegre etme misyonuna sahip MNP-MSP-RP-FP... FP, yaşanan sürecin ve Türkiye'nin siyasi koşullarının zorlamasıyla "Milli Görüş" gömleğini çıkararak bugünkü AKP'nin de ana çizgileriyle mutabık olduğu merkeze yönelmiştir. Ne var ki, FP sonrasında parçalanan bu hareket, AKP'nin kurulmasıyla birlikte misyon itibariyle çırılçıplak kalarak yeniden "Milli Görüş" gömleğini giymek durumunda kalmıştır. 28 Şubat dalgasıyla beklentilerinin de ötesine geçerek tam yakaladığını düşündüğü iktidarın, okyanus ötesinden gelen bir dalgayla koparılıp ellerinden alınmasıyla ortaya çıkan Saadet Partisi, adeta başa dönmek durumunda kalmıştır. Tekrar, "Milli Görüş iktidara gelecek ve insanlık kurtulacak" diye eski günlerini hatırlatan sloganlarıyla Saadet Partisi, kardeş partisi, hatta ideolojik dönüşümünü bizzat Erbakan'ın inisiyatifiyle tamamlayan AKP'nin can düşmanı görüntüsüyle karşısına yerleştirilmektedir... Oysa "Milli Görüş" çizgisi, belirli bir dönüşüm sürecini hem parti olarak, hem de peşine taktığı kitle olarak tamamladıktan sonra AKP olarak "iktidara" geldi zaten... Dolayısıyla sistemin kendisine yüklediği misyonu yerine getirmekte büyük bir "başarı" gösterdi. Bunda hiç şüphe yok!.. Ne var ki, sistemin asıl sahipleri olduklarını iddia eden silahlı ve silahsız güç odakları, ellerinden oyuncaklarını/güçlerini ve çıkarlarını alan "türedi"lerden çok rahatsız oldular... Önce eski yöntemlerle bunları hizaya getirmeye çalıştılar, olmadı... Zira belirleyici konumdaki odaklar, artık eskilerle yollarına devam etmelerinin çıkarlarına olmadığını, geçiş süreciyle birlikte yenilerle "derin" ilişkiler geliştirerek çok stratejik projelerde birlikte çalışmalarının gerekliliğine inanmaya başladılar... Değişen dünya ve bölge şartlarının gerekleri ve belirleyici, oyun kurucu güçlerin bu tercihi statükocu-ulusalcı güçlerin bütün hamlelerini boşa çıkardı. Gelinen bu noktada asıl amaçlarına ulaşana kadar AKP iktidarını zayıflatacak her örgütlenmeyi desteklemeye, gerekirse parlatmaya başladılar. Öyle ki, milliyetçi damarları hep bilinen "Milli Görüş" çizgisinin, ulusalcı-statükocu "derin güçler"le yakın pozisyona çekilmesi zor olmadı. Saadet Partisi'nin lideri Necmettin Erbakan'ın, Zaman Gazetesi'ne verdiği röportajda söyledikleri ve Türkiye'nin gündemiyle ilgili duruşu da bunun çok açık bir göstergesi olarak değerlendirilebilir... Erbakan, bahse konu söyleşide Ergenekon soruşturmasıyla ilgili bir soruya verdiği cevapta, her zamanki üslubuyla, "Ulusalcılar Milli Görüş'e yaklaştılar. Memleketini, vatanını seven her insan doğru bir teşhis yaparsa Milli Görüş'e yaklaşır" demektedir. "Ergenekon'un ne olduğunu bilmiyorum", tarzındaki değerlendirmeleriyle de Erbakan, sistem içi güç ve çıkar mücadelesinde nerede durduğunu ortaya koymaktadır. Tabii ki şimdilik... Konjonktürün zorlamasıyla beklemediği "iktidar" koltuğunu bırakmamak adına "Fasa-fiso" dediği Susurluk Olayı'ndaki tavrını burada da tekrarlamaktadır Erbakan.
Çok açık olarak Türkiye'deki değişim ve dönüşümleri yaşayarak görmemize rağmen yinede bir kısım insanımız suni, yüzeysel değerlendirmelerle AKP, Saadet Partisi kıyaslamaları yapabilmekte, üstelik hiçbir izana, insafa, müslümanın duruşuna yakışmayacak şekilde bu değerlendirmelerini İslami terminolojiyle ortaya koyabilmektedirler. İktidardaki AKP'den aradığı şeyleri bulamayıp Saadet Partisi'ne yönelenler, bu yaklaşımlarıyla komik durumlara düştüklerinin farkındalar mı bilmiyoruz.
Sonuç olarak, başta ABD olmak üzere İslam'ı ve Müslümanları en büyük potansiyel düşman olarak görenler, bölgede gerçekleştirdikleri katliamlarla elde edemediklerini yeni stratejileriyle kazanabileceklerini ummaktadırlar. Ve bu amaçla tüm Müslüman coğrafyalarda başlattıkları harekatın yeni bir döneminin hazırlıklarını tamamlamaktadırlar... "Kaba güc"ün yerini "yumuşak güç"ün aldığı, Müslümanların değerlerinin, kavramlarının, kısaca düşünce sistematiğinin hedef alındığı organize işler daha yoğunluklu olarak yeniden gündeme girmektedir.
Hala düşünmeden küçük hesaplar peşinde koşarak devam mı edeceğiz? Gelişmelere karşı bir duruş sergilemeyecek miyiz? Çeşitli mülahazalarla bunlarla işbirliği içinde olanlara karşı bir tavır ortaya koyacak mıyız?
Makaleyi Paylaş
| Yorumlar |
|









Kürşad Bey, çok güzel bir konuya&...
sayın ,m. ali durmuş bey ,gülen ha...
"Bugünün müstekbir kâfirleri,...
Selam a. sayin site yöneticileri der...
Selamunaleykum; İktibas dergisi ve ...