Äktibas Dergisi Web SayfasÄna Hoşgeldiniz

İran’da Karşı Devrimi Devrimin Açmazları Beslemektedir

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfEn iyi 

iran33 İranlılar 10. Cumhurbaşkanını seçmek üzere sandık başına gittiler. Seçim iki ana ittifak arasında geçti: Reformistler ve Muhafazakârlar. Bu iki kesim arasındaki seçim yarışı bir Cumhurbaş­kan­lı­ğı seçiminin ötesine taşarak adeta bir iktidar mücadelesi haline dönüştü. Ancak bu iktidar savaşı, iddia edilenin aksine devrim yanlıları ile devrim karşıtları arasında değildi. Başta Amerika olmak üzere tüm Batı basını ve benzer mantaliteye sahip Türkiye’deki basın/medya, reformist aday Musavi’nin kazanacağı yönünde öyle büyük beklenti oluşturdular ki sonuç reformistler ve onların arkasına gizlenen odaklar için tam bir hayal kırıklığı oldu. Ahmedinecad’ın ezici üstünlüğü ile sonuçlanan seçim sonrasında ortalık karıştı. Musavi seçimlere itiraz etti, hile yapıldığından söz etti. Bu itirazdan hemen sonra da gösteriler, spekülasyonlar, provokasyonlar birbirini takip etti. Olaylar büyüyüp, can kaybına yol açacak düzeye gelince herkesin beklentisi Musavi ve onu destekleyenlerin ortalığı yatıştırıcı demeçler vermesiydi. Ama öyle olmadı ve Musavi şu açıklamayı yaptı: “Biz dini öğretilerinden ve halkın Peygam­be­rimiz’in Ehl-i Beyt’ine olan ilgisinden çıkarılmış yeşil rasyonalizm akımını büyük bir coşkuyla sürdürecek ve ülkede azgınlaşan kirli yüzlü yalan istilasına karşı mücadele edeceğiz. Ama bu arada hareketimizin körü körüne olmasına da izin vermeyeceğiz.”

 

İran çok karmaşık yapısı olan, kendine özgü bir ülke. Dolayısıyla İran’daki seçimleri ve seçim sonrasında meydana gelen olayları doğru okumak kolay olmasa gerek. Özellikle de İran hakkında ciddi bilgiye sahip olmayan çevreler için bu zorluk daha da fazla olmalı. Dolayısıyla İran’ı ve İran’da­ki olayları görünenlerin ötesine geçerek anlamaya çalışmak gerekir.

Önce Cumhurbaşkanlığı seçimi örneğinden hareketle İran’daki siyasi yapıya bir göz atalım. Burada altını çizmemiz gereken ilk husus, İran’da Batılıların anladığı manada siyasi partilerden çok ittifaklardan bahsetmek mümkün. Bunlar da, reformistler ve muhafazakârlar olarak iki ana eksende değerlendirilebilir. Bunlara ilaveten eksen üzerinden tartışmaları anlamaya çalışacağız.

Reformistler diye anılan ve son seçimde Mu­sa­vi’nin şahsında algılanmaya çalışılan değişimci ittifak, demokratik katılımı, özgürlüklerin genişletilmesini istiyor. İran’ın dış ilişkilerde takip etmekte olduğu aktif ve riskli politikayı biraz geri çekmenin gerekli olduğunu savunuyor. Ve Musavi bu görüşleri desteklemek üzere Humeyni’ye atıflarda bulunma ihtiyacı hissediyor. Humeyni’nin çok sesliliğe ve demokrasiye açık bir lider olduğunu söyleyerek söylemini etkili kılmak istiyor. Hafızalarımızı tazelersek, Musavi’nin Humeyni döneminin başbakanlarından olduğunu hemen hatırlayabiliriz. Dolayısıyla reformistlerle ilgili değerlendirmeleri kendi mantığının dışına taşırarak batılı bir zemine kaydırmak haksızlık olacaktır. Bazılarının yaptığı gibi bu yenilikçi ittifakın İran’daki rejime son verip liberal demokrasiye geçmek istediğini iddia etmek absürt bir yaklaşım olacaktır. Kısaca reformistler, Devrim sonrası ortaya çıkan açmazların aşılması yolunda çözümler ileri sürmektedir. Ancak bu çözüm önerileri özgün olmayıp sentezci, telifçi bir niteliğe sahip gözükmektedir.

Musavi, eski reformcu Cumhurbaşkanı Aye­tu­llah Hatemi’nin yanı sıra ikinci tura kalınması halinde diğer reformist aday Ayteullah Kerru­bi’nin de desteğine sahiptir. Aynı zamanda gerek Humeyni dönemindeki etkinliğiyle gerek Cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemdeki pragmatist yaklaşımlarıyla öne çıkan ve son dönemin tartışmalı ismi Ayetullah Haşimi Rafsancani’nin de güçlü desteğine sahip bulunmaktadır. Rafsancani ve diğer Ayetullahların dışında özellikle Abdülkerim Süruş gibi ideolojik olarak hızla modernist çizgiye kayan entelektüellerin de dolaylı desteğinin Musavi’ye olduğunu söylemek mümkün. Süruş ismi önemlidir. Zira Süruş’un yaygınlaştırmaya çalıştığı görüş sadece İran’da değil tüm Müslüman coğrafyada tahrip etkisi fazla olan bir sapkınlığı temsil etmektedir. Öyle ki Süruş’un, kendisine Şeriatî ile arasındaki düşünsel farklılıklar sorulduğunda verdiği cevap, ne demek istediğimizi çok net olarak ortaya koyacaktır. Dergimizde dikkatlerinize sunduğumuz www.timeturk.com sitesindeki bir röportajında Süruş: “Ben bir yerde açık ve hülasa bir şekilde merhum Ali Şeriati’nin dini semizleştirdiğini, şişmanlaştırdığını, benimse dini zayıflaştırdığımı söyledim… Dini semizleştirmek, işte o dini ideolojik hale getirmek ve dinden beklentinin ölçüsünü ziyadeleştirmektir… Merhum Şeriati dini çokça dünyevi hale getiriyor ve dünyada işe yaramayan din öteki dünyada işe yaramaz diyordu. Bense sanıyorum din asıl ve esas olarak ahiret işlerinin ıslahı içindir…” Süruş’un röportajında hakim olan anlayışla Abant Konsili etrafında oluşturulan düşünsel atmosferin akrabalığı, yakınlığı dikkat çekici olsa gerektir. Keza Müslüman coğrafyanın büyük bir kesiminde de bu zihniyetin ayak izlerini görebilmek mümkün. Arap basınından Şarkul Evsat’ın İran’da meydana gelen olayları güya reformistler lehine değerlendirirken kullandığı “bu bir dahilî intifada” tanımlaması da aynı zihniyetin aşırı ucunun yansıması olarak değerlendirilebilir. Son olarak da reformistlerin içine sızmak isteyen karşı devrimcilerin de bu çatışma ve gerginlikten yararlanmak için fırsat beklediklerini not etmemiz gerekir.

Muhafazakâr kanat ise demokratikleşme taleplerinin rejimi yıkacağını iddia etmektedir. An­cak kendileri de düşünsel açmazları çözme bağlamında herhangi bir açılıma sahip bulunmamaktadırlar. Muhafazakârlar, özellikle de Ahmedi­ne­cad döneminde halkla çok iyi ilişkiler kurabilen “Cum­huriyet” elitlerinin çürümüşlükleri karşısında bir konumda yer almış gözükmektedirler. Aynı zamanda sisteme hâkim Ayetullahların büyük bir kesiminin desteğine sahip durumdalar. Muhafaza­kârlar, dış düşmana vurgu yapan bir siyasi söylemi tercih etmektedirler. Nitekim dış düşman olarak ABD ve İsrail’in hedefe yerleştirilmesiyle ortaya çıkan atmosferi halka aktarabilen bir Cumhur­başkanı’dır muhafazakar Ahmedinecad. Ekono­mi­de ve sağlık sektöründe ciddi bir başarı gösteremeyen Ahmedinecad, yoksullara yönelik sosyal politikalarıyla, dış düşman figürüyle ve bu figürü güçlendiren nükleer programıyla halkın nabzını tutabilmektedir. İran’da siyasetin ideolojik zeminden çok somut sosyal ve ekonomik sorunlar ve dış politika üzerinden hareket ettiği göz önüne alınırsa seçim sonuçları daha kolay anlaşılabilecektir. Ama statüko yanlısı Ahmedinecad’ın sçimlerde ezici bir üstünlük sağlamasının nedenlerine daha yakından bakmakta yarar var. Bu, aynı zamanda İran’ın sosyo-politik yapısı hakkında da bize fikir verebilir.

Ahmedinecad’ın seçim zaferinin sebeplerinden birincisi, yukarıda da bahsettiğimiz gibi, sistem içindeki güç merkezlerinin (dini liderlik, kurucular kurulu, besic vb.) desteğini almasıdır.

İkincisi, Ahmedinecad’ın, toplumda olumsuz olarak algılanan Ayetullahlara karşı muhalif bir duruş sergilemesidir. Aynı zamanda statüko tarafından desteklenmesine rağmen halkla özdeşleşebilen sivil bir görüntü verebilmesi de Ahmedi­ne­cad’ı öne çıkartmıştır. Din adamlarının çoğunun zenginlik ve sefahat içinde yaşamalarına karşın Cumhurbaşkanı, mütevazi yaşantısıyla halktan tasvip görmüştür.

Üçüncüsü, Ahmedinecad, ulusal güvenliği sağlama ve nükleer silah geliştirme projesinde bütün tehdit ve baskılara rağmen ABD’ye karşı kararlı ve başarılı bir duruş sergilemiştir. Aynı zamanda ABD’nin Irak ve Afganistan’daki hatalarını İran lehine değerlendirebilmiş ekibin içinde olmasıyla sempati toplamıştır. Her ne kadar dış politikada, Ali Hamaney kontrolü elinde tutuyor olsa da bu konudaki başarılı görünüm seçimlere yansımıştır.

İran’daki seçimi doğru anlayabilmek için yaptığımız değerlendirmelerden sonra gelelim asıl konumuza: Neden İran’daki seçimler, öncesiyle ve sonrasıyla Batı dünyasını bu kadar meşgul etti? En önemlisi de İran’da seçim nedeniyle tekrar gündeme gelen, ama asıl mecrasında bir tartışmayı ortaya çıkarmayan sıkıntının kaynağı nedir? Ve bu açmaz sadece İranlı Müslümanları mı ilgilendirmektedir? Bu ve benzeri sorulara cevap bulmamız, en azından bu açmazlarımızı kabul ederek çıkış aramamız kaçınılmazdır. Zira İran’da olup bitenleri tartışırken bir anlamda İran Devrimi’ni tartışmak durumundayız. Bir adım daha gidersek, Müslümanlar olarak Kur’an algısını, ana kaynaktan uzaklaşmanın bizleri sürüklediği zilleti tartışmak zorundayız.

Hatırlayalım, Humeyni’nin önderliğindeki “İran İslam Devrimi” ile birlikte tüm dünya büyük bir şok yaşadı. Çünkü bu devrim ile birlikte sadece ABD ve Batı işbirlikçisi Şahlık yıkılmadı. Aynı zamanda Humeyni, cahili güçlerin ifadesiyle insanımızın kafasına bir “fitne” soktu. Humeyni, umudunu yitirmiş insanlara, İslam’ın siyasi bir din olduğunu, bir yaşam biçimi önerdiğini yeniden hatırlattı. Batı zihniyeti etrafında şekillenen uluslar arası sistemi tanımadığını ilan etti. Süper güçlere karşı Nebevi bir duruş sergiledi. Bek­lentilerin aksine kontrolü kaybetmedi. Tam tersine devrimin kokusu önce bölgeye sonra tüm dünyaya yayıldı. Siyasi dehasıyla, nebevi çizgisiyle Müslümanlara güven, İslam düşmanlarına korku saldı. Ama açmazları vardı Humeyni’nin. Fakat Batı bunun farkında değildi. Onları ilgilendiren şey, uyuyan devin uyanması halinde ne yapacaklarıydı. Ancak Devrim, Batı’nın istediği şekilde ilerlemedi. Daha çok, siyasi boyutu bir yana bırakılırsa, mezhebi boyutu, ruhban anlayışı ve İmam’ın Şia geleneğini de aşan içtihatları öne çıktı. Yani Devrim, dünya düzenini silkeledi ama alternatif bir yaşam biçimi/din, alternatif bir medeniyet projesi sürecini ne yazık ki başlatamadı. Başlatması da pek mümkün değildi.

Zira “İran İslam Devrimi”nin hayati bir açmazı söz konusuydu. Devrim bir “öze dönüş” sürecinden sonra ortaya çıkan Kur’an merkezli arı-duru bir din algısı üzerine oturtulmamıştı. Zaten Şia geleneği de böyle bir düşünsel devrim sürecine kolay kolay imkan tanımayacak itikadi kabullere sahipti. Müslümanlar, devrimin Nebevi çizgisinin, liderinin siyasi basiretinin ve üstün liderlik yeteneklerinin ötesine geçip Müslüman coğrafyaya ve tüm insanlığa nasıl bir “çıkış” öneriyor diye baktıklarında aradıklarını bulamamaları boşuna değildi. Ama İmam’ın “tevhid” vurgusu ve İs­lam’ın siyasi bir din olduğunu ifade etmesi Şia’daki ve Sünni kesimdeki geleneksel tabuları ciddi olarak sarstı. Bu çerçevede devrim süreci boyunca iki temel anlayış hakimdi. Bunlardan biri “tevhidi” ulema, diğeri ise “tevhidi olmayan” ulema olarak nitelendirildi. Devrimin muhalifleri, devrim süreci boyunca ve halen tevhidi olamayan ulemayı kullanmak suretiyle amaçlarına ulaşmak istediler. Çünkü tevhidi olamayan ulema, “tevhidi” ulemanın aksine, dinin bütünüyle siyasetten arınması gerektiğini iddia ederek seküler bir yaklaşımı savunmaktaydılar. Üstelik bu anlayış, sadece İran’da değil bütün Müslüman coğrafyada etkili olmuş ve halen entelektüel derinliğe sahip yeni versiyonlarıyla gündemi işgal etmektedir. Bunlar, Batılı değerlerle İslami kavramların uzlaşabileceği, demokrasi, laiklik vb. temel ideolojik kavramların Müslümanlar için de “kurtuluş” reçetesi olduğunu üstü kapalı olarak dillendirmektedirler. Böylelikle Müslümanların zihin dünyasını kuşatmanın, onları kontrol altında tutmak için en etkili yol olduğunu bilen İslam düşmanlarının en yakın işbirlikçileri oldukları söylenebilir.

Yani, İran’daki sistem içi sert mücadelenin ana nedeni bizce Devrim’in açmazlarıdır. Öncelikle düşünsel netlik sorunu olmak üzere Müslü­manca bir yaşam biçimi bağlamındaki tüm sorunlar, sadece İran’ın değil tüm Müslümanların çözmesi gereken sorunlardır. Bu temel sorunlarımız çözülmeden Müslümanların damgasını taşıyan bir dünya, bir medeniyet projesi beklentisi sağlıklı bir beklenti olamaz. İran bazında düşündüğümüzde, bugün çözüm sunduğunu ileri sürenler de, statükonun yana tavır koyarak Devrim’i koruduklarını sananlar da yanılmaktadırlar. Dış tehdidi öne çıkararak toplumun motivasyonunu güçlü tutmak da bir yerden sonra geçerliliğini yitirecektir. Öyleyse bir taraftan sorunlarımızın asıl kaynağını doğru teşhis edip tevhidi çizgimizin gereklerini yerine getirirken, diğer taraftan da sistem içi iktidar mücadelesinin ana eksenden uzaklaşmamız sonucunu doğurmamasına dikkat etmek durumundayız.

İran’daki ve tüm Müslüman coğrafyadaki insanımız dış tehditten çok içimizdeki “fitne”nin helak edici tahribatlarıyla karşı karşıyayız. Düşün­mü­yor muyuz?!

ABD’NİN  “YUMUŞAK GÜÇ” POLİTİKASI

Aydınlanmacı modern projeye göre, toplumların gerçek anlamıyla modernleşebilmeleri için kavramsal ve kurumsal anlamda Batı ile bütünleşmeleri gerekir. Türkiye’nin AB’ne üye olma çabası, muasır medeniyetler seviyesine çıkma ideali de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Ancak bu yaklaşım, doğrudan ortaya konulduğunda özellikle Müslüman coğrafyada dirençle karşılaşmıştır. Bu coğrafyanın insanları her ne kadar Kur’an’dan bir hayli uzaklaşmış olsa da bu direnç belirli bir döneme kadar devam etti. Bu dönemde Batıcıların Müslüman coğrafyaya kısmi nüfuzu daha çok kişi merkezli anlayışlar ve yapılanmalar kanalıyla gerçekleşti. Oryantalistlerin Müslüman topluluklar üzerinde yaptıkları sosyolojik, psikolojik vb çalışmalarla emperyalist Batı anladı ki bu yol çok da geçerli bir yol değildir. Bunun üzerine “yeni sömürgecilik” dönemiyle başlayan ve bugün çok daha net olarak ortaya konmuş olan “yeni nesil” bir kuşatma dönemine girildi. Müslümanların zihin dünyasına girilerek batılı değerler ve kavramlarla İslami değerleri telif etmek esasına dayanan bir yöntemle beraber Müslüman coğrafyadaki birçok örgüt bunu çıkar yol görme gafletine düşmüş bulunmaktadır. Oysa Şeytani özelliklere sahip olan bu metot, Müslümanların zihin dünyasını hedef almakta ve tahrif edici etkisi nesillere sâri olabilmektedir. Müslümanlara yönelik projeleri, politikaları ve uygulamaları bu yaklaşımı dikkate almadan değerlendirme imkânı kalmadı desek yeridir.

Dünya artık eski dünya değil… ABD, iki kutuplu dünya düzeni yıkıldıktan sonraki dönemde elde ettiği boşluğu bir daha yakalayamayacağının bilincinde. Ve ABD, gerek hegemonik gücünü korumak, gerekse de enerji kaynaklarının kontrolünü kaybetmemek için Müslüman coğrafyaya her zamankinden daha çok muhtaç durumda. Yüzünü Müslüman coğrafyaya dönmek, onlardan her türlü desteği almak durumunda. Zaten bu yolda da adımlar atmaktadır. ABD’nin Türkiye ile var olan ilişkilerini daha da derinleştirmek istemesi ve “model ortaklık” bağlamında çok boyutlu ilişkileri gündeme getirmesi de bunun en açık işareti. Bu çerçevede ABD Başkanı Barack Hüseyin Oba­ma’­nın stratejik öneme sahip Türkiye konuşmasından sonra imaj düzeltme ihtiyacının bir gereği olan Kahire’deki ikinci konuşmasını da irdelemekte yarar var…

Bilindiği gibi Obama, Müslüman coğrafyadaki ikinci konuşmasını, Kahire’de Kahire Üniversitesi ve El-Ezher’in birlikte programladığı bir mekanda gerçekleştirdi. Elli beş dakikalık bu konuşmasına “Esselamü aleyküm” diye başlayan Oba­ma, öncelikle sözde İslam dünyası ve Müslü­manlarla ABD’nin ilişkilerinin hangi zeminde kurulacağını anlattı. Kişilerin, örgütlerin, devletin ideolojik ve dolayısıyla siyasi duruşlarına göre anlamlar çıkardığı Kahire konuşması da Türkiye-Ankara’daki konuşma kadar önemli. Bu konuşmada altı çizilmesi gereken birinci husus, Türki­ye’deki konuşmasının aksine Obama’nın Kahire konuşması, henüz bir yol haritası ortaya koymamasına rağmen, somut sorunlarla ilgili değerlendirmeler içermesi sebebiyle bazı çevreleri memnun etmemiş olması. İtirazlar yükseldi, hoşnutsuzluklar ortaya çıkmaya başladı.

İkincisi, her ne kadar yeni bir üslup, yeni bir yöntem ve farklı bir imajla ortaya konmaya çalışılsa da, Obama da asıl hedef olarak Dünya’nın önüne “demokrasinin yayılması” misyonunu koydu. Aynı misyonu Bush da dile getirmişti. Araların­daki fark Obama’nın ekonominin, siyasetin, diplomasinin imkânlarını kullanarak “yumuşak güç” ile bu hedefe varmayı daha etkili görmesinden kaynaklanmaktadır. Daha öncede altını çizdiğimiz gibi seçim kampanyasında “Hüseyin” ismini sahiplenmekte tereddüt eden Obama, Müslüman coğrafyaya yönelik tavırlarında farklı bir tavır sergiledi. Kur’an’dan ayetler de okuyarak (bazılarının neden alkışladığını ve neyi alkışladığını anlamak güç…) batılı değerlerle İslami kavramları telif etmek yoluyla imaj düzeltme operasyonuna devam etti. Böylelikle ABD ile işbirliğine zaten teşne olan, fikren buna kendilerini hazırlayan işbirlikçi liderleri, kanaat önderlerini rahatlatmış oldu. Bunun yanı sıra, manipüle edilebilir toplulukların dikkatlerini çekmeyi başardı.

Üçüncüsü, Kahire konuşmasında Obama, İsrail ile ABD’nin stratejik bağının vazgeçilmez kırmızı çizgileri olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Hem de çok zorda olduğu bir ortamda bu hususu herkese ilan etti. Aynı zamanda, İsrail-ABD işbirlikçisi Filistin yönetimine olan desteklerini de dile getirdi. Bu vesileyle ABD’nin Filistin sorununa bakışında köklü bir değişikliğin olmadığını, ama diplomatik kanallardan sistem içine çekilmesi gereği Türkiye tarafından ısrarla önerilen Hamas’ı da içine alan formülasyonları da göz ardı etmedikleri mesajını vermiş oldu.

Dördüncü husus ise, ABD’nin Irak ve Afga­nistan’daki yanlış tercihlerinin askeri yeteneklerini sınırlandırdığını, ekonomik krizin de devreye girmesiyle tek başına bir dünya egemenliğini sürdüremeyeceğini, dolayısıyla “çok taraflılık”ın gereklerini yapmaya hazır olduklarını deklare etmesidir. Bununla bağlantılı olarak Obama’nın Kahire konuşmasında İran’a yaklaşımının ise ılımlı söylemlerle ifade edildiğini söylemek mümkün. İran’ın barışçıl amaçlı nükleer faaliyetlerine itirazı olmadığını dile getiren Obama, diğer konularda ise İran ile koşulsuz görüşmelere ABD’nin hazır olduğunu söylemek zorunluluğunu hissetmiş olmalı. En önemlisi de nükleer faaliyetler konusunda İran’ın ve özellikle de Türkiye’nin dile getirdiği “çifte standart” kavramı zeminindeki itirazlarına kulak asması ve bir anlamda ABD’nin söylemini de­ğiştirerek, tüm dünyadaki nükleer silahların kont­rol altına alınmasından bahsetmesidir. Bu söylem değişikliği, ABD’nin özellikle Afganistan-Pakistan hattında içine düştüğü açmazların bir yansıması olması bakımından önemlidir ve altı çizilmelidir.

Obama’nın Türkiye ve Kahire konuşmaları ve bunların yansımaları göstermektedir ki, ABD’nin yeni yaklaşımının başarılı olabilmesinin ön şartı, Müslüman coğrafyayı kontrol altına alabilmesidir. Bunun yanı sıra ABD’nin birlikte hareket ettiği ülkelerin (başta İsrail…) dikkatli ve uyumlu adımlar atmalarıdır. Aynı zamanda Müslüman coğrafyadaki kangren olmuş veya kangren olmasında yarar umulmuş kritik sorunların kabul edilebilir bir çerçevede çözülmesi ya da bu yolda somut adımlar atılması da kaçınılmaz gözükmektedir. ABD, Müslüman coğrafyada yaşayan topluluklarla yeni bir sayfa açmak istiyor. “İslam Dünyası” ile Batı arasında “medeniyetler çatışması” ile senaryoların yerini hem Ortadoğu’da hem de dünyada birlikte hareket etmeyi, ortak olmayı öneriyor. Ama buradaki ortaklık, Batılı değerlerle İslami kavramları telif zemininde inşa edilmek isteniyor, doğal olarak.

Ne yazık ki “Bugünün dünyasında, İslam’ın nasıl algılanması gerektiği konusunda, Müslüman­ların nasıl ve ne yönde davranmaları gerektiği hususunda Batı dünyası belirleyici olmaya çalışıyor”, maalesef inisiyatifi elinde tutuyor. Biz Müs­lü­man­ların bu tuzağı fark etmemiz, duruşumuzu netleştirmemiz artık kaçınılmaz bir hal almıştır. Aksi takdirde ABD ve müttefiklerinin “havuç-sopa” politikaları ile bölgedeki işbirlikçilerinin arasında sıkışmaya mahkûm olmak durumunda kalırız.

ZİHNİYETİMİZE YÖNELİK SALDIRILAR VE SINIRDAKİ MAYINLAR

Mayıs ayının ortalarından Haziran’ın başına kadar gündemden hiç düşmeyen bir konuyu tartıştı Türkiye. Hem de ne tartışma… Vatana ihanet, ülke topraklarını satmak, sınır şeridinin bazı odaklarca işgal planlarına zemin hazırlamak vb. argümanlarla yapıldı bu tartışma, bir başka ifadeyle “meyden savaşı”…

Tartışmanın üslubunun yanı sıra tarafları da bir o kadar şaşırtıcı ve ilginçti. Zira bir tarafta, Davos’ta “one minute” ile simgelenen olayları bir skandal olarak niteleyen ve R. Tayyip Erdoğan’ı anti-semitizmi körüklemekle suçlayanlar vardı. Ve bunlar, tartışmada muhalefetin bayraktarlığını yapmaktaydılar. Diğer tarafta ise Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesi sürecine dikkat çekerken, muhalefetin iddialarına net bir şekilde cevap veremeyen Ak Parti ve hükümet… Davos’un aksine ezik pozisyondaydı Ak Parti kurmayları. Üstelik bu kez, Ak Partililerin bir kısmı ile kendilerini ‘İslamcı’ olarak tanımlayan çevreler de muhalefet cephesindeydi. Bu durum, tartışmanın seyrini de değiştirmekteydi. İktidar ve rant kavgasının yanında hassasiyetlerin, tabuların ve reaksiyonerliğin hakim olduğu bu sağlıksız tartışmanın alabildiğince açıklığa kavuşturulması, gerçek zemininde derlendirilmesi gerektiğine inanmaktayız…

Öncelikle belirtelim ki Suriye sınırına 1955’­de yerleştirilmeye başlayan ve yerleştirilme gerekçesi konusunda bir hayli spekülasyon yapılan bahse konu anti-tank mayınlarının temizlenmesiyle ilgili ilk girişim 1992’de yapılmıştır. Kamuoyuna mal olmayan bu ilk adım, Türki­ye’nin ağır işleyen bürokrasi çarkları arasında kalmıştır. 2002 yılında ödenek sorunu boyutuyla yeniden gündeme gelen bu konu, Ak Parti hükümetinin (58. hükümet) TSK ödenek talebini karşılamasıyla yeni bir sürece girmiştir. Konuyla ilgili bir başka boyut ta, Ak Parti hükümetleri öncesindeki iktidarlar döneminde imzalanan uluslararası sözleşme ile bu mayınların 2014 yılına kadar temizleneceği taahhüt edilmiş bulunmasıdır. Ama son tartışmalarla ortaya çıktı ki bugüne kadar, çeşitli nedenlerle, bir mesafe alınamamış ya da geriye dönüşler söz konusu olmuştur. Son planda ise yapabileceği iddia edilen ve ödenek sorunu aşılan TSK’nin topu manidar bir şekilde hükümete atmasıyla sanki yeni bir konuymuş gibi ortalık birbirine girmiştir. 650 bin ile 1 milyon arasında olduğu söylenen mayınların temizlenmesi ve ortaya çıkacak ‘münbit’ arazilerin verimli bir şekilde işletilmesi esaslarını belirleyen hükümet tasarısıyla konu meclise indirilmiştir. İşin garip tarafı, ne daha önceki dönemlerde, ne de hükümet tasarrufunun Danıştay tarafından iptal edildiği sırada bu denli gürültü koparılmamasıdır. Ancak bir kez daha altını çizelim ki burada tartışma konusu olan, mayınların temizlenip temizlenmemesi değildir. Görünürde tartışılan husus, bu mayınların hangi yöntem ile temizletileceği ve ortaya çıkacak arazilerin kimler tarafından işletileceğidir. Zira tasarının gerek ilk halinde ve gerekse meclis tarafından kabul edilen son halinde, küçük farklılıklara rağmen, “gerek duyulduğunda bu mayınların yap-işlet-devret modeline benzer bir yöntemle ihale edilmesi” imkânı getirilmektedir. Yani hizmet alımı suretiyle mayınların belirli bir sürede temizletilmemesi halinde, 5 yılı temizleme dönemi olmak üzere 49 yıllığına kadar kiralanması karşılığında, belirli bir şartname çerçevesinde bu işin yaptırılması bahse konudur kanunda. 49 yıllığına değil, 49 yıllığına kadar. Yasanın söz konusu ettiği diğer ihtimaller gerçekleşmediği takdirde uluslararası ihaleye çıkılarak mayın temizleme karşılığında bu toprakların kullanım hakkı rekabet konusu olacaktır. Ve kullanım süresini en düşük teklif eden firma, diğer şartları da yerine getirmek üzere ihaleyi alabilecektir. Aynı zamanda kanun ile bölgeye sınırdaş bazı tarıma müsait hazine arazileri de mayından temizlenmiş araziye ilave edilerek ihaleye çıkılması da söz konusudur…

Mayınlı araziler hangi firmalar tarafından temizlenebilir, yerli firmalarda bu işlemi yapabilir mi? Bu işlemin stratejik boyutları dikkate alınmış mıdır? İsrail firmalarına ihalenin verilmesi konusunda hükümetin bir angajmanı söz konusu mudur? ABD ve İsrail’in Türkiye’den böyle bir talebi var mıdır? İddia edildiği gibi bir niyetin olması halinde, Türkiye’nin ABD ve İsrail ile ilişkilerinin derinliği ve karanlık boyutları dikkate alındığında, tek başına bu uygulamaya karşı çıkmak yeterli midir? Ayrıca Türkiye’nin bölgede giderek artan ağırlığı ve buna paralel olarak yenilenen ‘misyonu’ dikkate alındığında böyle tartışmalı bir tasarrufta bulunmak mümkün müdür? Bir başka ifadeyle, Türkiye’nin bölge politikası ve Türkiye-Suriye ilişkilerine mayın temizleme yasasının etkisi ne olabilir? Davos’taki ‘skandal’ nedeniyle Tayyip Erdoğan’ı ve hükümeti antisemitizm ile suçlamakta beis görmeyen ve Türkiye’nin bu nedenle fatura ödeyeceğini iddia eden çevrelerin bu konudaki çok sert muhalefetlerinin arkasındaki asıl neden ne olabilir? Acaba bu konu üzerinden başka hesaplaşmalar mı yapılmaktadır? vb. sorulara cevap aramadan bu tartışmaya taraf olmak akıllı bir Müslüman’ın işi olmasa gerektir. Üstelik İsrail-ABD eksenli tartışmaları, tek tek olaylar üzerinden yapmak yerine ideolojik, politik, askeri, ekonomik, diplomatik boyutlarını dikkate alarak değerlendirmek gereği yadsınamayacak bir gerçektir… Unutulmamalı ki her şeyin birbirine girdiği, samimiyetin, tutarlılığın, ilkeli bir duruşun zerresinin bulunmadığı, tam tersine, duygusallığın, ikiyüzlülüğün, reaksiyonerliğin öne çıktığı bir tartışma süreci yaşandı, yaşanıyor…

Açıkça belirtelim ki, mayın temizleme işiyle ilgili kanun metninde tartışmalarda dile getirilen risklerin bulunduğu, bir gerçektir. Ve bunun da bu ülkenin, bölgenin hassasiyetleriyle uyuşmadığı da çok açıktır. Ne var ki, bugüne kadar toplumun değerlerini ve duyarlılıklarını dikkate almayan malum zihniyetin bu tartışmalarda öne çıkması işin içinde başka boyutların da olduğuna işaret etmektedir. Zira geçmişte Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinde, hem de karanlık ilişkilerinde herhangi bir sakınca görmeyen malum odakların bu tartışma vesilesiyle ortaya koyduğu tavır çok manidar gözükmektedir. Hatırlayalım, üzerinden daha çok uzun bir zaman geçmedi. Davos krizi yaşandığında yine aynı çevreler, bugünkünün tam tersi gerekçelerle tedirgin olmuşlardı. Efendim, bu bir skandal… İsrail ile ilişkilerimiz bundan büyük zarar görecek… Türkiye bunun faturasını ödeyecek… Başbakan antisemitizmi körüklüyor… vb. söylemlerle toplumun karşısına çıkmışlar, ancak akıl hocaları monşerlerle birlikte toplumdan bekledikleri karşılığı alamamışlardı. Tam tersine gelişmelerin arka planını bilmeyen ve hassasiyetlerin yönlendirdiği geniş kalabalıkların bilinçsiz coşkusuyla güç durumda kalmışlardı. Keza aynı çevreler, 57. hükümet döneminde İsrail ile yapılan gizli anlaşmalara herhangi bir rezerv koyma gereği duymamışlar, hatta konuyla ilgili eleştirilere, “milletimizin çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yaptık” mealinde sözlerle geçiştirmekten geri kalmamışlardı. Daha öncesinde, Refah-Yol hükümeti kurulmadan birkaç ay önce İsrail ile TSK arasında imzalanan çok kritik anlaşmalara, yine aynı çevreler ve bu ulusalcı cepheyle birlikte hareket eden bugünkü Saadet Partisi çizgisindekiler sessiz kalmışlardı. Daha doğrusu rejimin yapısı gereği ve kendi iktidarlarını korumak adına bunları görmezden gelmeyi yeğlemişlerdi. Bunların da ötesinde, sınırlardaki mayınların temizlenmesi sonrasında çıkılması muhtemel uluslararası ihaleyi İsrail firmalarının almasından ciddi kaygı duyduklarını ifade edenler, Türkiye-ABD-İsrail üçlüsünün, istihbarat paylaşımının da ötesinde adeta kol kola yürüttükleri faaliyetleri sorgulama gereği bile duymadıkları bir gerçek. Aksine, bu konuları kaşıyanları nasıl mahkûm etmeye çalıştıkları da herkesin malumudur. Pekiyi, öyleyse ne değişti de söz konusu çevreler şimdi böyle bir fotoğraf vermektedirler?

Öncelikle belirtelim ki, dünyada ve bölgede, bunun bir yansıması olarak Türkiye’de güç dengeleri değişti… Yani Türkiye eski Türkiye değil. Bölgede çok kritik bir konuma ve öneme sahip ülke haline geldi. Bir başka ifadeyle Türkiye, statükocu, ulusalcı güçlerin kontrolündeki bir devlet olmaktan hızla uzaklaştı ve bu süreç hızla hükmünü icra etmeye devam etmektedir. Dolayısıyla da bahse konu güçler, derin mahfiller de dâhil, bütün alanlara sirayet eden gelişmeler karşısında son kozlarını oynamaktadır, güç ve çıkar mücadelesinde. Bu önemli bir etkendir. İkincisi ise mayınlardan temizlenecek arazilerle ilgili planları, hesapları olan çıkar odaklarının bu tartışmalarda etkili olması, körüklemesi… Bu tartışmada, dikkat çekici bir boyut ta, stratejik düzeyde tartışılan bir konuda TSK’nin, önce işin içine girmesi, bir süre sonra da geri çekilmesinin sorgulanmaması, TSK’nin tartışma dışında tutulmak istenmesidir. Benzer şekilde, ulusalcı-statükocu güçlerin sözcülüğünü yapan Doğan/merkez medyanın, Alman derin devletinin Türkiye’deki faaliyetlerinden hiç rahatsız olmaması, hatta bazı konularda Almanlarla işbirliği yapmaktan çekinmemesidir. Bu çerçevede, Bergama altınlarının çıkarılması ile Türkiye’nin 5 milyar dolar civarında altın ithal ettiği Almanya’nın bundan duyduğu rahatsızlıkları ve Deniz Feneri e.v. (Almanya)’nin Türkiye’deki sistem içi güç ve çıkar mücadelesine alet edilmesi vb. konular mutlaka dikkatlice mercek altına alınması gerekir…

Gelelim muhalefetin ikinci ayağına. Bunlar sistem içi mücadeledeki klasik tasnifte AK Parti ve hükümetin dahil olduğu cephenin karşısında olmayan, ama son tartışmalarda, duygusallığın, reaksiyonerliğin, tabuların öne çıktığı İsrail ile ilintili konuda muhalefet cephesinde yer alan bir kesim. Hani, Davos sonrasında, ortalık toz duman içindeyken sadece Türkiye’de değil tüm bölgede R. Tayyip Erdoğan’ı neredeyse “halife” ilan etmeye çalışan bir zihniyetin temsilcileri… Nitekim bu bilinçsizliği, ilkelsizliği, reaksiyonerliği kendilerine yakıştıramadığımız bazı çevrelere “durun kalabalıklar” diye seslenmiş ama sesimizi duyuramamıştık. Ve buna rağmen demiştik ki, değişen dünya ve bölge şartlarında ortaya çıkan bu tavır, duygularımızı okşayabilir, ancak, biliniz ki bu çıkış, bizim değerlerimizden, ilkelerimizden, duruşumuzdan neşet eden bir çıkış değildir. Bu çıkış, R. Tayyip Erdoğan’ın kişisel hassasiyetlerinin (eğer kaldıysa…) ötesinde Türkiye’nin yeni misyonuyla çelişmeyen Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın bir çıkışıdır. Bu nüansı atlamayın!.  Ne yazık ki, bu uyarılarımızı, bırakın ‘sistem içi’ konumlarını netleştirmiş, içselleştirmiş kesimleri, bazı refiklerimiz hikmetini bile anlayamadılar veya anlamak istemediler.

Sözümüz, ‘duruş’ sorunu yaşayanlara, uyarımız kırmızı çizgilerini, netliğini, bütüncül bir mücadele azmini kaybetmeyenlere… Ne oluyor size ki, bu ülkede ve Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda Allah’ın dini batılı (Batıl) değerlerle telif edilirken, Abant Konsili, Allah’ın hakimiyetini metafizik bir anlama indirgemeye çalışırken sesiniz çıkmıyorken bugün mayın tartışmalarını hayat-memat meselesi haline getirmek istiyorsunuz?! Yeni moda deyimiyle, hoşgörü, uzlaşma, diyalog, medeniyetler birliği zemininde laik-demokratik ‘Müslüman’ bir dünyayı kurmak için Batı’nın taşeronluğunu yapanlara karşı neden sesiniz bu kadar gür çıkmıyor? Sistem içi bir duruşla muhafazakâr demokratlarla, liberallerle birlikte saf tutulmayı bir marifet sayan sorunlu yaklaşımınızla bugünkü tavrınız arasında ne fark görmektesiniz?... Daha net ifade edelim!... Uzun zamandır Müslümanların zihinlerine mayın döşenmekte ve buna da “içimizdeki beyinsizler” maalesef bilerek ya da bilemeyerek alet olmaktadırlar. Burada Müslümanlarla Kur’an arasına yerleştirilen ve tarihi derinliği olan engellerin ötesinde modernizmin “yeni nesil” tehdidinden söz etmekteyiz. Batı mantalitesini, zihniyetini yansıtan ideolojik yansımalarla İslami değerlerin ‘telif’ edilerek Müslü­man­ların manipüle edilmek istenildiği bir plandan, projeden bahsetmekteyiz. Bu süreç, Müs­lü­manların “öze dönüş” çabalarını dinamitlemekte, torpillemektedir. Çünkü şeytani niteliklere sahip bu yöntem, geniş kesimlerin “ikbal” beklentilerine somut cevaplar sunmakta, böylelikle insanlar ilkeler zemininde bir düşünce, inanç ve yaşamdan çok, beklentiler hassasiyetler ve reaksiyoner yaklaşımlar üzerinden yol alınmayı yeğlemektedirler.

Tekrar konumuza dönersek, bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini, ideolojik ve yapısal dinamiklerini, temel hedeflerini dikkate almadan Türkiye-İsrail, Türkiye-ABD ilişkilerinin derinliğini doğru algılamamızın imkânı yoktur. Bu tür stratejik ilişkilerde asıl ekseni gözden kaçırarak hassasiyetlerin ortaya koyduğu tehlikelere gereğinden fazla odaklanmak, olsa olsa bazı çevrelerin ‘sistem içi’ pozisyonlarının netleşmesine sebep olabilir. Ve unutulmamalıdır ki Tür­kiye-ABD-İsrail üçlüsü bölgesel politikalarda genellikle benzer yaklaşımlara sahiptirler. Zaman zaman ortaya çıkan farklılıklar bizi yanıltmamalıdır. Zaten bu ülkelerin askerî, istihbarî, siyasî ve ekonomik düzlemdeki ilişkilerinin niteliği de bunu ortaya koymaktadır…

Dolayısıyla, her konu mutlaka ana ekseninde ve bağlamında tartışılmalıdır. Mayın tartışmalarında böyle bir netlik, tutarlılıktan bahsetmek mümkün değildir. Tam bir ilkesizlik, tutarsızlık sergileyen ve hassasiyetler üzerinden politika yapan muhalefetin büyük kısmının konuyla ilgili yaklaşımlarını, her şeye rağmen, sistem içi güç ve çıkar mücadelesiyle izah etmemiz mümkün. Ancak kendilerini İslami duyarlılıklar ile ifade eden çevrelerin pozisyonlarını nasıl izah edebilirsiniz, asıl mesele bu. Tartışma konusu mayınlı arazilerle ilgili değerlendirmelerden daha vahim olanı bu çevrelerin reaksiyoner çıkışları, duruş sorunlarıdır.

SİSTEM İÇİ DENGELER VE “BELGE”

“İrtica ile Mücadele Eylem Planı” başlıklı bir belge sistem içi güç ve çıkar savaşı sürecinin tansiyonunu birden yükseltti. Bu mücadelenin taraflarından bir kısmı, kendi bekaları için bu belgeyi önemseyip güçlerince üzerine giderken, diğerleri de, sanki benzer belgeler, andıçlar, darbe planları yokmuşçasına Türkiye Cumhuriyeti’nin gözbebeği bir kurumun yıpratılmasından, komplo iddialarından bahsetmeyi çıkarlarına uygun buldular. Daha doğrusu, taraflar sistem içindeki misyonlarına uygun pozisyon aldılar

Ama, her şeye rağmen, iktidar ve rant mücadelesinin bu kritik aşamasında Genelkurmay’ın bu planla ilgili soruşturma açtırması Adalet ve Kalkınma Partisi’nin suç duyurusunda bulunması ve Ergenekon Savcısı’nın ilgili askeri ifade vermeye çağırması dikkate değer gelişmeler… Ne var ki bunların sonuca götürücü hamleler olmadığı da bilinmektedir. Zira, devletin militarist eksenli yapısı, disiplin suçlarının çok ötesinde bir Askeri yargının söz konusu olması ve sivil yargının, iddiaların aksine bazı derin odakların etkisinde kalması gibi hususlar dikkate alındığında başka bir sonuç da beklemek hayalcilik olacaktır. Sistem içi mücadelenin tabiatı da buna uygun değildir.

Bu gelişmeyle birlikte bir kez daha ortaya çıktı ki, sistem içi güç ve çıkar mücadelesinin derin katmanlarda sürdüğü bu aşamada, sistem içindeki kurumlar arası dengenin yanı sıra kurumların iç dengeleri de büyük önem arzetmektedir. Her ne kadar hükümet ile ordu arasında konjonktürün zorladığı bir mutabakattan bahsedilse de bu tesbit gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Gerek hükümetin ve gerekse de kurumların başındakilerin, dengeleri kollayıcı tavırları da bunu göstermektedir. Bu çerçevede, Ergenekon Savcıları ile Askeri Savcılığın kamuoyunu tatmin etmeyen açıklamaları ve Genelkurmay Başkanı’nın telaşla ordu içindeki dengeleri gözeten ve üslup olarak sert değerlendirmeleri doğru okunmalıdır.

Özetle şunları söylemek mümkün: Ordunun içinde kendi toplumuna karşı suç işlemeyi planlayan bir cuntanın var olduğu ve bunların Ergene­kon Örgütü ile birlikte hareket ettiği yönündeki kanaati bu belge daha da güçlendirmiş bulunmaktadır. Aksini iddia edenler, ya bu konuda taraf durumundadırlar ya da bulundukları kritik konumları gereği böyle bir tavır almak zorunda olanlardır. Daha öncekilerle birlikte son belge ortaya koymuştur ki, Ergenekon Terör Örgütü denen yapı hala devletin derinliklerinde faaliyetlerine devam etmektedir. Bu son belgeyle de yargı karşısındaki yandaşlarına “sıkı durun, biz gereğini yapacağız, sakın çözülmeyin” mesajını vermektedirler. Bu belgenin böyle bir işleve sahip olması kuvvetle muh­temeldir. Aynı zamanda söz konusu belgenin gereğinin kısmen veya tamamen yapılması halinde daha önce denenen AKP’nin devre dışı bırakılma planı bu sefer amacına ulaşmış olacaktır. Bu ise sürecin tersine dönmesi sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Her ne kadar mevcut konjonktürde böyle bir ihtimal çok zayıf gözükse de ulusalcı satükocu güçler açısından başka bir çıkış yolu da gözükmemektedir.

Kamuoyuna yansıyanların aksine, gerçekliği kuvvetle muhtemel bu belgeyle ilgili yüzleşmenin, sistemin bugünkü yapısı içerisinde mümkün olmadığı çok açıktır. Dolayısıyla dengelerin korunmasına dikkat edilerek atılan adımlar yanlış okunmamalıdır. Derin mahfillerdeki sistem içi güç ve çıkar mücadelesinin geldiği aşamaya çok önemlidir. Ama henüz sonuca doğru yaklaşıldığından bahsetmek için çok erken. Dış odakların belirleyici unsur olduğu böyle bir süreçte, görünenin ötesindeki gerçekleri duyurmaya, sürprizlere ve tuhaflıklara hazır olmalı kamuouyu…


Makaleyi Paylaş

Yorumlar
Ara
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir!

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 

ÜYE İSTATİSTİĞİ

Bütün Üyeler : 92
En Son Üye : aykut akça
Online Üyeler : 0
Bugün : 0 Üye
Bu Hafta : 0 Üye
Bu Ay : 0 Üye

EN SEVİLENLER

Son Yorumlananlar